AK Parti savunması: Erdoğan hakkındaki iddialara cevap-3
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Türkiye
Ergenekon Davası
Politika
Dış politika
Genel
Polis - adliye
Yerel
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Türkiye

AK Parti savunması: Erdoğan hakkındaki iddialara cevap-3

AK Parti’nin Anayasa Mahkemesi’ne verdiği savunmanın tam metni

 DİĞER HABERLER

  GÜNCEL - EN ÇOK OKUNAN HABERLER

NTV-MSNBC
Güncelleme: 17:22 TSİ 17 Haziran 2008 Salı

ANKARA - AK Parti, Başsavcı’nın Tayyip Erdoğan hakkındaki iddialarına tek tek yanıt veriyor.
Haberin devamı


AK PARTİ SAVUNMASI

  • Başsavcı’nın laiklik anlayışı
  • İspat ediliyor mu?
  • Laikliğe karşı odak değiliz
  • AİHM’e göre kapatılamaz
  • İthamlar mesnetsizdir
  • Yasama faaliyetinden sorumlu tutulamaz
  • Erdoğan hakkındaki iddialara cevap -1
  • Erdoğan hakkındaki iddialara cevap-2
  • Erdoğan hakkındaki iddialara cevap-3



    40) İddianamenin 45’inci sayfalarında yer alan 40 numaralı iddiada (EK-
    40) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; iktidarları döneminde düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü
    alanındaki iyileştirmelerden bahsetmiş ve mutabakatla özgürlük alanındaki
    mağduriyetlerin de giderileceğine işaret etmiştir.
    Bilindiği gibi 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5371 Sayılı Ceza
    Muhakemesi Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22. yasama döneminde
    yasalaşmıştır. Türk Ceza Kanunu yeniden yapılmış; düşünceyi ifade hürriyetiyle ilgili
    suçlar tanzim edilirken, ifade hürriyetinden yana önemli adımlar atılmış ve özgürlük
    adına önemli değişimler yapılmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunuyla da suçun
    soruşturulması ve kovuşturulması sırasında, hukuk devletine uygun kişi lehine
    güvenceler getirilmiştir. Başbakanın konuşmasında bahsettiği özgürlük alanındaki
    iyileştirmeler, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve başkaca kanunlarda
    özgürlük alanında yapılan iyileştirmelerdir.

    Türkiye’de özgürlükler konusunda tam bir mutabakat yoktur. Mutabakat
    sağlandıkça, özgürlük alanının genişleyeceği de muhakkaktır. Bir Başbakanın, hem
    de elinde yasa çıkaracak yasal çoğunluğu da olduğu halde, özgürlük alanının
    genişletilmesi ve yaşanan mağduriyetlerin giderilmesi için genel mutabakat arayışının
    ve bunu alenen ifadesinin neresi Anayasaya aykırıdır? Bu açık ifadeden, gizli anlamlar
    çıkarmak mümkün değildir. Hukuk devleti, açık sözlerden gizli anlamlar çıkaran ve
    sonrada çıkardığı gizli anlamlardan dolayı kişileri itham edip sorumluluğunu talep
    eden devlet değildir. Aksine hukuk devletinde yasalar açıktır, yargılama açıktır, iddia
    makamı veya başkaca bir yargı makamı gizli anlamlar aramaz, onlar somut ve açık
    anlamlardan hareket ederler. İddia makamı bu tutumuyla hukuk devleti ilkesini
    alenen ihlal etmiştir.

    Zira çoğulcu demokrasilerin hakim olduğu hiçbir hukuk devletinde, bir
    siyasi parti liderinin, özgürlük alanını genişletme talebini Anayasa ve yasaya aykırı
    görülmez. Bunun aksinin kabulü Anayasa ve yasaların alenen ihlalidir.
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, iddianamede yoğunlukla gözlendiği gibi
    olağan ve normal olan bir durum ve ifadeyi, anormal gösterme tutumu içindedir. Bu
    ifadenin iddianameye konulması bunun diğer bir kanıtıdır. İddia makamı, böylesi bir
    yaklaşımı hukuken benimseyemez ve uygulayamaz. Ancak maalesef, iddianamenin
    pek çok yerinde bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Bu yönüyle iddianame,
    adeta teyakkuz halindedir. Her şeyden, bu doğru olsa ve hatta Anayasa veya bir yasa
    hükmünün aynen tekrarı olsa bile bundan Anayasaya aykırılık ve laiklik karşıtlığı
    üretme gayreti görülmektedir. İddia makamının bu tutum ve yaklaşımı, açık bir
    Anayasa ihlali olup, ayrıca iyi niyet kurallarıyla da bağdaşmamaktadır.

    41) İddianamenin 45-46’ıncı sayfalarında yer alan 41 numaralı iddiada
    (EK-41)yer verilen konuşma; Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarının, Büyükelçilikte
    başörtüsü ile ilgili yaşadıkları sorunu dile getirip çözüm istemesi üzerine Başbakan ve
    AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın; sorunla ilgilenmesi ve bununla
    ilgili yaşanan diyalogtur.
    Bir Başbakanın, yabancı bir ülkede yaşayan vatandaşlarının sorunlarını
    dinlemesi, bununla ilgili diyaloga girmesi ve çözüm aramasının yadırganması ve
    bunun parti kapatmanın delili ve sebebi sayılması, iddia makamının hukuk devleti
    anlayışına kazandırdığı yeni bir perspektif olsa gerektir.

    Almanya’nın Berlin kentinde halk toplantısı sırasında bir Türk vatandaşı,
    Türk Büyükelçiliğinde yaşadığı bir sorunu dile getirmiş, Başbakan, vatandaşın vaki
    sorununu dinlemiş, konunun araştırılacağını ve varsa problem giderileceğini ifade
    etmiştir. Bu sırada Başbakan, soruna dair Büyükelçi’den de bilgi almıştır. Burada
    Anayasaya aykırı olan ne? Türk vatandaşının yaşadığı bir sorunu kendi ülkesinin
    Başbakanına aktarması mı? Yoksa Anayasaya aykırı olan, Başbakanın vatandaşını
    dinleyip, çözümü için gerekeni yapacağını söylemesi mi? veya Anayasaya aykırı olan,
    Başbakanın işin aslını Büyükelçi’den sorup bilgi alması mı? Bunların hangisi
    Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırıdır? Hiç biri Anayasaya veya laiklik ilkesine aykırı
    değildir. Başbakan, bir Başbakandan beklenen davranışı sergilemiştir. Burada varsa
    Anayasaya aykırılık veya laiklik ilkesine aykırılık, o da iddia makamının tutumu ve
    konuya dair yaklaşım ve değerlendirmesidir.

    42) İddianamenin 46-47’inci sayfalarında yer alan 42 numaralı
    iddiada(EK-42) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı
    Recep Tayyip ERDOĞAN; Danıştay’ın muhtelif kararlarını eleştirmiş ve meslek liseleri
    ile düz lise arasındaki katsayı sorununu ile ülkedeki İmam Hatip açığına değinmiştir.
    a) Anayasa veya yasalarımızda “Mahkeme kararları eleştirilemez” diye bir
    kural yoktur. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi mahkeme kararları
    da eleştirilebilir.
    Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi, görüş veya mahkeme
    kararı yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde eleştirilmez kişi, görüş veya
    mahkeme kararları olabilir.
    Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve buna dayalı olarak uygulanma
    zorunluluğu farklı bir şeydir, ancak o kararın doğru olmadığını ya da hukukun uygun
    yorumuna dayanmadığını söylemek farklı bir şeydir. Herkes Mahkeme kararlarına
    uymak zorundadır. Ancak mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
    eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Demokratik hukuk devletinde hiç kimse;
    mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve
    değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce
    açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez.

    “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama
    ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
    ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka
    yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi
    Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan
    esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da Danıştay’ın kararına katılmamak
    veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi,
    yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
    Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki
    kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale
    gelmesini talep etmez ve edemez.
    b) Meslek liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
    sorunudur. Başbakanın açıklamasında, bu soruna değinmesinin Anayasaya aykırı bir
    yönü yoktur. Bir Başbakanın, ülkesinde var olan bir soruna karşı duyarsız veya kayıtsız
    kalması düşünebilir mi? Elbette ki düşünülemez.

    Bizim katsayı sorununa yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri özelinde
    değildir, genel bir yaklaşımdır. Ancak bu sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek
    liselerindeki katsayı sorununu”, sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir.
    Biz, bizim dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında
    ifade ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik.
    Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile
    kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi bir insanı, üstelik resmi bir
    okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar
    verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin
    gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.

    İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin kurduğu, giderlerini
    karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra ettiği, program ve kitaplarını tespit
    edip uygulattığı, öğrencisini devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği,
    kısaca devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan
    bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi sayarken, diğer
    yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin sorunlarına dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmayı ve sorunların giderilmesi için çaba sarf etmeyi Anayasaya aykırı
    saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla,
    hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan temel bir çelişkidir. Devlet, kendi eğitim89
    öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade etmez. Ne gariptir
    ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve parti kapatma
    nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.

    Üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğinin kaldırılmasını
    savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun
    aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün
    hükümetlerin ve idarenin Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir.
    Zira meslek liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
    uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı. 1998’e kadar
    Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş sistemindeki puan hesaplama
    usulü, meslek liseleri bakımından hem de Anayasa değişmediği halde 1998’den
    sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir
    siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta,
    Anayasaya rağmen yapılan uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
    Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar, gazeteci, sivil toplum
    örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen Meslek liselerine uygulanan katsayı
    adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı
    sorunları AK Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
    Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında dava
    açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile
    10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır.
    Anayasaya aykırılığın, söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana
    göre belirlendiğinin ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre
    adalet terazisinde tartılmaz.

    Dolayısıyla bu sözlerde laikliğe karşı bir anlam ve laiklik ilkesine yönelik
    bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin kuvvetlendirmeye ve onu istismar
    edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak laiklik ilkesinin hiç kimseyi dışlamadığına
    dair bir değerlendirme ve tespittir.

    c) “Efendi bu senin değil Diyanetin işi” ifadesi, Diyanet İşleri
    Başkanlığı’nın personel ihtiyacıyla ilgilidir. “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın personel
    ihtiyacını, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bilir” demenin neresi yanlıştır ve de
    Anayasaya aykırıdır?

    Bilindiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal bir kuruluştur.
    Anayasa’nın 136’ıncı maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri
    Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında
    kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda
    gösterilen görevleri yerine getirir.” Anayasanın bu hükmüne müsteniden kurulan
    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanuna göre; “İslam Dininin inançları, ibadet ve
    ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet
    yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”
    (22.06.1965 Tarih ve 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri
    Hakkında Kanun, m. 1)

    Din konusunu bilen görevliler olmadığı takdirde, dini bilgiden yoksun
    kişilerin topluma din konusunda yanlış bilgiler vereceği, gerçek din bilgisi yerine belki
    de din dışı bilgilerin din gibi öğrenilmesi ve yaşanmasına yol açacağı, bunun da
    toplumumuz için zararlı olacağı aşikardır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa ve
    kanunun kendine verdiği görevleri yürütürken, Başbakanın; toplumu din konusunda
    aydınlatmak görevini yerine getirecek görevlilerin yetiştirilmesi, toplumun din
    konusunda bilgisiz kişilerce yanlış bilgilerle donatılmasının önüne geçilmesi
    konusunda düşünce ve kanaat serdetmesi Anayasa veya laiklik ilkesine aykırı
    değildir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, din hizmetlerinin yürütmek, toplumu din
    konusunda aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli ve yetkilidir. Anayasal
    yetki ve görevi gereği din görevlisi ihtiyacını bilmesi gereken kurum, elbette ki Diyanet
    İşleri Başkanlığı’dır. Başbakan açıklamasında, buna işaret etmiştir. Ülkenin ne kadar
    İmam Hatibe ihtiyacı olduğunu Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan daha iyi kim bilebilir?
    Bir yandan hurafelerin yaygınlaşmasından şikayet edip, diğer yandan hurafeleri
    ortadan kaldırıp doğru din bilgisi ile toplumu aydınlatacak din görevlilerinin
    alınmasından şikayetçi olmak açık bir çelişkidir. Ve doğru da değildir.

    d) Başbakanın; “Biz fani olduğumuzu aklından çıkarmayan bir anlayışın
    mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş sada...
    Ölümün nerede ne zaman geleceği belli mi? Musalla taşına yatırıldığınız zaman
    ‘Falanca cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya ‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da
    başbakan niyetine’ demeyecekler. “Er kişi niyetine’ diyecekler. Bu makamlar, bu
    mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri şımartmasın. Ben tüm Adalet ve Kalkınma
    Partililere şunları söylüyorum: Mütevazı ol” ifadelerinin, Anayasaya veya laikliğe aykırı
    yönü neresidir?

    Başbakanın bu ifadeleri; laiklik karşıtı veya Anayasa karşıtı bir
    açıklamanın örneği değil, bir tevazu örneğidir ve Anayasa ile de uyumludur.

    43) İddianamenin 47’inci sayfasında yer alan 43 numaralı iddiada (EK-
    43) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; Türkiye’de yaşanan bazı sorunlara ilişkin değerlendirme ve tespitlerde
    bulunmuştur.
    a) Bilindiği gibi Anayasamıza göre “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
    Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili
    organları eliyle kullanır.” (Anayasa, m. 6/1-2)
    Anayasamızın başlangıç bölümünde ise;
    “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk
    Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve
    kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla
    belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
    Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması
    anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve
    bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
    kanunlarda bulunduğu” (Anayasa, başlangıç, 3-4’üncü paragraf) açıklıkla ifade edilmiştir.

    Ancak bütün bu Anayasal açıklığa rağmen, kuvvetler ayrımının Anayasanın
    öngördüğü biçimde işleyişi ile ilgili problemler olduğu ve bunun değişik eleştirilere neden
    olduğu da bilinen bir gerçektir.
    Başbakan konuşmasında farklı bir üslupla Anayasa’da yer alan bu
    düzenlemeler çerçevesinde bir değerlendirmede bulunmuştur.

    b) Başbakan, ülkenin bu gerçekleri karşısında çözemedikleri sorunlar
    olduğunu ifade ile bunlardan bazılarının ismini vermiştir.
    Gerilim olmaksızın, mutabakatla sorunların çözümünü aramak ülke için
    daha yararlıdır. Ancak bu yaklaşımı, sorunlara duyarsızlık olarak algılayanlar ve
    eleştirenler de çıkmıştır. Başbakan, bu eleştirilere cevaben; “Eğer hıçkırıklarımızı
    içimize atıyorsak, sebepleri var. Gerilim istemiyoruz. Gerilimin faturaları çok ağır oldu.
    Ormanı yanmaktan kurtaralım istiyoruz. Onun için üç beş ağaç yanıyor, bunu feda
    ediyoruz. Anadolu’daki serzenişler. Bunun içinde başörtüsü var, sonra 263 var…”
    açıklamasını yapmıştır. Başbakanın, gerilim istemediği , faturaları ağır olacağından
    sorunların bir kısmının çözümünü ertelediğini söylemesinin neresi Anayasaya aykırı?
    İddianame metninde geçen bu ifadeleri, niyet okumak suretiyle başka
    anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem hukuken ve hem de fiilen
    mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel
    ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki
    metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık
    ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut
    gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen
    anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan
    demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.

    c) Başbakanın, kanuna aykırı eğitim kurumları ilgili değerlendirmesi de
    Anayasa ile uyumludur. Bu değerlendirme, Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesi ile
    ilgili değişiklik ve bunun tartışılması sırasında yapılmıştır.
    Anayasamıza göre; her insanın, inandığı dine ait kutsal kitabı öğrenme
    hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olup, laiklik ilkesinin de teminatı
    altındadır (Anayasa, m. 2, 24). Müslüman olan Türk vatandaşları bakımından Kur’an
    öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir. Ayrıca bu konuda devletin de pozitif
    yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (Anayasa,
    m. 136, özel yasa) normatif misyonlarından birisi de budur.
    Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an öğreniminin, Tevhid-i
    Tedrisat Kanunu’nun sınırları içerisinde nasıl gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir
    eğitim politikası sorunudur. Bu sorunun çözümün de değişik partilerin değişik politika
    ve proje üretmeleri, siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu
    konuda farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
    savunulamaz.
    Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinde yapılan değişiklik,
    Cumhurbaşkanınca onaylanarak yürürlüğe girmiş olup, ne Cumhurbaşkanı ve ne de
    Anamuhalefet Partisi tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüştür. Şu anda
    yürürlükte olan bir kanun maddesi nedeniyle, partimizin itham edilmesi kabul
    edilemez.

    44) İddianamenin 48’inci sayfasında yer alan 44 numaralı iddiada (EK-
    44) yer verilen konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; başörtüsü sorunu ve katsayı sorunu ve çözümlerine dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmuştur.
    Başbakanın 44 numaralı iddiadaki; “…En büyük dileğim başı kapalı
    kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversite, bir ülkedir. Bunun için
    uğraşıyoruz. Bunu çözmek en büyük aşkımdır (…)Bunun için çalışıyoruz. Bunlar aşama
    aşama yapılacak şeyler, birden olmuyor. Bazı mutabakatlar aranıyor. Bu konuyu her
    getirdiğimizde önümüze engel çıkarılıyor. Şu an tek sorunumuz başörtüsü değil.
    Anayasa meselesi de var.(…) Bu durumun da sonu gelecek. Üniversitelere özgür,
    istediğiniz gibi girebileceksiniz.(…) İki oğlumun ikisi de istedikleri üniversiteleri
    katsayı nedeniyle kaybetti. Bu bana hak mı? Çocuklarım da katsayı kurbanı. Bizim
    imkânımız var da yurtdışında okutuyoruz(…)” biçimindeki açıklaması, ne Anayasaya
    ve ne de laiklik ilkesine aykırıdır.

    Başbakanın bu sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam
    çıkarmak hukuken mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri, niyet
    okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek, hem
    hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
    Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı yasaklamıştır. Fiilen mümkün
    değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve
    tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu
    değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü,
    söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci
    maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
    45) İddianamenin 48’inci sayfasında yer alan 44 numaralı iddia (EK-44),
    Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, başarılı ve ödül
    almaya hak kazanan iki öğrenciyi telefonla araması, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşar
    Yardımcısı Mehmet Temel’in başörtülü bir öğrenciye ödül vermesi ve Adıyaman
    Milletvekili Fehmi Hüsrev KUTLU’nun, ödül alan türbanlı öğrenci ile birlikte basın
    fotoğrafçılarına poz vermesi ile ilgilidir.

    a) Başbakanın başarılı öğrencileri veya velilerini tebrik etmesi ve
    kendisine iletilen probleme alaka göstermesi kadar doğal bir şey olamaz.
    Başbakanın, kompozisyon yarışmasında dereceye giren iki küçük öğrencinin
    başörtülü oldukları için ödüllerinin verilmeyerek salondan uzaklaştırılmaları neticesi
    “ağlayarak dışarı” çıkan öğrencilerin anne - babalarını arayarak teselli etmesinin ve
    öğrencilerin gönüllerini almasının ve başarılarından dolayı öğrencileri ve velilerini
    tebrik etmesinin, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırı bir yönü vardır. Asıl
    laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırı olan, Başbakanın bu insani davranışının, iddia
    makamı tarafından Anayasaya aykırı görülüp, parti kapatmaya delil gösterilmesidir.
    İddianamede ileri sürülen ithamları laiklik ilkesi açısından bu şekilde
    değerlendirildikten sonra şimdi de, en masum özgürlük olan ifade özgürlüğü
    bakımından da bir tahlile tabidir.

    Ayrıca iddia makamının iddia ettiği gibi, bu olaylarla ilgili olarak
    Başbakanın talimatıyla kamu görevlileri hakkında başlatılmış bir idari inceleme veya
    soruşturma da yoktur.
    Nitekim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 06.12.2007 tarihli yazı ile Rize
    Valiliğinden; Cumhuriyet ve Zaman Gazeteleri’nin 04.12.2007 tarihli nüshalarında yer
    alan “Türbanlıya teselli” ve “Başı hileyle açtırılan öğrenciyle ilgili inceleme” başlıklı
    haberlerin gerçekliği ile ilgili açılmış bir idari soruşturma varsa sonucundan bilgi
    verilmesini istemiş, Rize Valiliği, 12.12.2007 tarihli yazı ile Yargıtay Cumhuriyet
    Başsavcılığına cevap vermiş, cevabında; zorla baş açma olmadığını, çıkan haber
    nedeniyle İnsan Hakları İl Kurulunda incelendiğini bildirmiştir. Yani açılmış bir idari
    inceleme veya soruşturma olmadığını açıklamıştır. Buna rağmen iddia makamının,
    iddiasını idari soruşturma açılması talimatı bizzat Başbakan tarafından verilmiş gibi
    takdimi hukuken kabul edilemez, bir hakikat saptırmasıdır.

    b) TUBİTAK tarafından Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonunda düzenlenen
    ödül töreninde, lise 1. sınıf öğrencisi türbanlı Elif Büşra Doğan’a ödülünü Milli Eğitim
    Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Temel’in vermesi olayı ile Başbakanın
    başarılı öğrencileri araması arasında doğrudan veya dolaylı hiçbir ilişki yoktur.
    Olmayan bir ilişkiyi iddia makamının kurması veya varmış gibi göstermesi de
    mümkün değildir.
    Kaldı ki ödül töreni sırasında salonda bulunan Milli Eğitim Bakanı
    Hüseyin ÇELİK olaya tepki göstermiştir. Bu tepki iddianamenin 45 numaralı
    eklerindeki haberlerde yer aldığı halde iddia makamının sadece, olayın bir yönünü
    verip diğer yönünü vermemesi, lehe delil yükümlülüğünün ihlali anlamına geldiği gibi,
    subjektif bir yaklaşım olup iyi niyet kurallarıyla da bağdaşmaz.

    c) Adıyaman milletvekili Fehmi Hüsrev KUTLU’nun ödül alan türbanlı
    öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz vermesi olayı ile Başbakanın başarılı
    öğrencileri araması arasında doğrudan veya dolaylı hiçbir ilişki yoktur. Olmayan bir
    ilişkiyi iddia makamının kurması veya varmış gibi göstermesi de mümkün değildir.
    Kaldı ki Adıyaman milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun, “ödül alan
    türbanlı öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz vermesi”nin laiklik ilkesine aykırı
    olarak değerlendirilmesi, ayrı bir hukuk garabetidir. Bir milletvekilinin, başarılı bir
    öğrenci ile fotoğraf çektirmesi ve onu başarısından dolayı tebrik etmesi, ne laikliğe ve
    ne de Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırıdır. Burada söz konusu olan, başarılı
    öğrencileri kutlamak ve onları daha çok çalışmaya teşvik etmektir. Kaldı ki, Fehmi
    Hüsrev Kutlu yalnızca türbanlı öğrenciyi değil başarılı çok sayıda öğrenciyi kutlamış ve
    onların isteği üzerine de birlikte fotoğraf çektirmiştir. Anayasaya asıl aykırı olan,
    başarılı bir öğrenci ile bir milletvekilinin fotoğraf çektirmesini, sırf öğrencinin
    başörtüsü nedeniyle yadırgamak ve bunu laikliğe aykırı değerlendirmektir. Onun için
    bu değerlendirmenin de hiçbir hukuki değeri ve dayanağı yoktur.

    d) İddianamenin 45 numaralı ekleri arasında yer alan Milliyet Gazetesi
    yazarı Fikret BİLA’nın “Etnik terörizmin psikolojisi” adlı köşe yazısının, ne 45 numaralı
    iddia ile ne de iddianamenin diğer kısmı ile ilişkisi vardır. Bu, Yargıtay Cumhuriyet
    Başsavcısının delil konusundaki keyfiliğini ve kural tanımazlığını göstermesi
    bakımından önemlidir.

    46) İddianamenin 48-49’uncu sayfalarında yer alan 46 numaralı iddiada
    (EK-46) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; yeni Anayasa tartışmaları ve yükseköğrenimde yaşanan kılık kıyafete
    dayanan hak yoksunluğu üzerinde durmuştur.

    a) Başbakan “2. AB-Afrika Zirvesi”ne katılmak üzere Lizbon’a giderken
    “Yeni Anayasa’da türbanla üniversiteye girişi serbest bırakacak mısınız?” şeklindeki
    soruyu; “Benim özellikle üzüldüğüm konu şu: Anayasa tartışmalarını başörtüsüne niye
    indirgiyoruz? Eğitim özgürlüğü başka bir şey, din ve vicdan özgürlüğü başka bir şey.”
    demek suretiyle yeni Anayasa çalışmalarını ve tartışmalarını sadece türbana
    indirgeyenleri eleştirmiştir. Başbakanın, yeni Anayasa çalışmalarını sadece türbana
    indirgemek suretiyle yapılan işi küçümseyenleri veya engellemek isteyenleri
    eleştirmesi, ne laiklik ilkesiyle ve ne de Anayasa ile çatışır bir durumdur. Bu
    açıklamalar, düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti kapsamında olup Anayasanın
    teminatı altındadır.

    b) Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını
    kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi
    parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken,
    bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek
    amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu
    incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
    Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri, üniversiteler, hukukçular,
    öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok kişi de bu soruna dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmuş, çözüm önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa
    Mahkemesi ve İdari Yargı’da dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu
    dava dahi, böyle bir sorunun varlığının delilidir.
    Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı bir sorunu Başbakanın
    dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü,
    Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu
    maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılıktır.
    Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede laiklik, öğrenim
    hakkının teminatıdır.

    c) Başbakan konuşmasında; “Zaten pazarda çarşıda bu insanlar arasında
    bir problem yok. Problem seçkincilerin kafasında. Hizmet alanlar noktasında genelde
    sorun yok. Gerçi bazı yerlerde son zamanlarda maalesef sorun başladı ama genelde
    sorun yok. Eğitime gelince, ülkemizde eğitim özgürlüğü noktasında kızlarımızın bu
    sıkıntısının aşılması gerekir diye düşünüyorum. Türban yüzünden kızlarımız eğitim
    hakkından yararlanamıyor. İmkánı olanlar yurtdışına gidiyor, olmayanlar ilkokuldan
    sonra eğitimi bırakmak zorunda kalıyorlar. Üniversitede nasıl olsa önüm tıkanıyor
    diyerek liseye de gitmiyorlar. Ben buna üzülüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan
    uygulama başka ülkelere de örnek teşkil ediyor. Bazı Batı ülkelerinde eyalet
    düzeyinde de olsa ‘Siz Müslüman ülkesiniz, bakın sizin ülkenizde türban yasağı var’
    diyerek böyle bir uygulamaya gidiyorlar. Bunu bir yerden çözmemiz lazım ama hep
    beraber çözmemiz lazım. Rejim elden gidiyor diyorlar, rejim niye elden gitsin? Bu
    hepimizin rejimi, hep beraber koruruz.” sözleri bir gerçeğin tespiti ve ifadesidir. İddia
    makamının bazı kelimeleri siyah harflerle yazması, bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Ve
    bu ifade biçiminde de ne Anayasaya ve ne de laiklik ilkesine aykırılık vardır.

    d) Ayrıca iddia makamının; “Eğitime gelince, ülkemizde eğitim özgürlüğü
    noktasında kızlarımızın bu sıkıntısının aşılması gerekir diye düşünüyorum. Türban
    yüzünden kızlarımız eğitim hakkından yararlanamıyor.” ifadesini siyah harflerle yazıp
    öne çıkarırken, iddianamenin 46 numaralı bölümünün son cümlesi olarak yer alan
    “…Bu hepimizin rejimi, hep beraber koruruz.” şeklinde Başbakanın rejime bağlılığını
    ve rejimi koruma iradesini içeren cümleleri siyah harflerle yazmamış olması ve öne
    çıkarmaması anlamlıdır.
    Yine Başbakanın bu değerlendirmenin yer aldığı 9 aralık 2007 tarihli
    Hürriyet Gazetesi okunduğunda aynı haber içerisinde; “… Açık söylüyorum, bizim 3
    kırmızı çizgimiz var:
    Bölgesel milliyetçiliği kabul etmiyoruz.
    Etnik milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı
    hepimizin ortak paydasıdır. Etnik olarak sen yine Kürt ol ama Anayasal kimlik olarak
    Türk vatandaşısın, bunu da kabul et, sana bundan getiren götüren bir şey yok.
    Dinsel milliyetçiliği kabul etmiyoruz. Burada laiklik tanımı önem arz
    ediyor. Biz 1982 Anayasası’nın gerekçeli kararındaki laiklik tanımını parti
    programımıza da aldık, yeni Anayasa çalışmasında da var. Bu noktada laikliği en
    büyük güvence olarak görüyoruz. Devlet tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafededir.”
    açıklaması da yer almaktadır.
    Ne var ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, açıklamanın bu kısmını
    iddianameye bile almamıştır. Oysa konuşma metninin iddianameye alınmayan bu
    kısmı, iddianameyi bir bütün olarak çökertici niteliktedir. Hukuk devletinde bir
    konuşma metni, hukuk açısından da bütünlük içinde değerlendirilmelidir.
    Bütünlükten kopararak alıntı yapılıp, bu alıntı üzerine iddianamenin
    temellendirilmesi, hukuka aykırı olduğu gibi iddia makamının yansızlığını da yok
    etmektedir. Bu durum, iddia makamının lehe delil yükümlülüğünü ihlal etmesi
    anlamına geldiği gibi, iyi niyet ve tarafsızlık kurallarıyla da bağdaşmamaktadır.

    47) İddianamenin 49’uncu sayfasında yer alan 47 numaralı iddiada (EK-
    47) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; Türkiye’de yaşanan başörtüsü sorununun, bir insan hakkı ve özgürlük
    sorunu olduğuna vurgu yapan, kimi çevrelerin “siyasi simge” nitelemelerinin, sorunun
    karakterini değiştirmediğini belirten, kaldı ki simge ve sembollerin bile
    yasaklanamayacağını dile getiren bir değerlendirme ve tespittir.

    a) İddia makamı, Başbakanın sözlerinde “Türban” kelimesi geçmediği
    halde, iddianamedeki 47 numaralı iddia metninde yer alan “Velev ki” kelimesinden
    sonra parantez açıp içine (Türban) kelimesi yazmak suretiyle, tırnak içinde verilen
    Başbakanın sözüne bir ilave yapmıştır. Görüldüğü üzere iddia makamı, konuşma
    metninde “Başörtüsü” tabiri kullanıldığı halde bunun yerine “Türban” kelimesini
    ikame ederek, türbanın “siyasi bir simge olması” ve sadece AK Parti tarafından
    kullanılıyor gibi gösterilerek kapatma kurgusu desteklemeye çalışmaktadır. Bu,
    hukuken kabul edilemez. Hukuk devletinde iddia makamı, tırnak “…” içinde verilen
    sözlere parantez açıp izahat getiremez. Orijinal konuşma metinlerini istediği gibi
    değiştirip anlamlandıramaz. Orijinal metin ne ise onu aynen vermek zorundadır.

    b) Başörtüsü siyasi bir simge değildir. Başörtüsü kullanan bayanlar,
    başlarını inançları gereği örttüklerini ifade etmektedirler. Ancak buna rağmen
    başörtüsünün kullanılmasına karşı olanlar, başörtüsünün siyasi bir simge olarak
    kullanıldığını iddia etmektedirler.
    Başörtüsü kullanmak, herhangi bir siyasi partiye mensubiyeti veya siyasi
    tercihlerde yeknesaklığı göstermez. Bugün bütün siyasi partilerin hem üyeleri ve hem
    de oy verenleri arasında başörtülü bayanlar vardır. Bu, tartışmadan uzak bir gerçeklik
    olup, bunun aksini savunan da bugüne kadar çıkmamıştır. Bu tespitin doğruluğu,
    başörtüsünün siyasi bir simge olduğu iddiasını da çürütmektedir.

    c) Başbakan da konuşmasında, başörtüsünün siyasi bir simge olduğunu
    kesinlikle söylememiştir. Aksine Başbakan, başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını
    açıklıkla ifade etmiş, bunun delili olarak ta her partide başörtülü bayanların olmasını
    göstermiş ve başörtüsünün siyasi simge olduğu yönündeki iddiaların gerçeği
    yansıtmadığına dikkat çekmiştir.

    İddianamedeki konuşma incelendiğinde görülecektir ki Başbakan; “…
    Dinin bir gereği olarak başını örttüğüne inanan ve bunu bu şekilde uygulayana” ve
    neden örttüğünü de açıklayan bayanlara, “Sen bunu siyasi simge olarak takıyorsun”
    diye diretilmesini, inancı gereği başını örten bayanların da bu ısrarlı itham ve itiraza
    karşı; “Hayır ben bunu siyasi simge olarak takmıyorum” demeye devam etmesine
    rağmen, siyasilerin ve bu itham sahiplerinin bu açık beyanlara itibar etmeleri
    gerekirken, bunu yapmayıp kendi bildiklerini okumaya devam etmelerini
    eleştirmektedir. Çünkü, başörtüsü siyasi bir simge değildir.
    Kamuoyunda konunun Başbakanın iradesi dışında tartışılması ve
    basında farklı yansıması üzerine Başbakan; “Bir defa şimdi, bunun siyasi simge
    olması için sadece AK Parti’nin çatısı altında, başörtüsü veya başörtülülerin olması
    lazım. CHP çatısı altında veya CHP’ye oy verenlerin arasında başörtülü, türbanlı olan
    yok mu, MHP’de yok mu? DP’sinde, ANAP’ında yok mu, DTP’sinde yok mu? Hepsinde
    var. Dolayısıyla kimse kalkıp da burada birbirine çamur atmaya kalkmasın. Her
    vatandaş siyasi iradesini sandıkta ortaya koyuyor, başörtülüsü de başörtüsüzü de
    koyuyor. Ama başörtülülerin içinde çok değişik partilere dağılmış bir irade var. Kalkıp
    da başörtülülerin içerisinden AK Parti’ye oy verenleri cezalandırma yetkisini kim
    kendinde buluyor? Veyahut da başı açık olan vatandaşlarımın değişik partilere oy
    kullanması kimleri, niçin rahatsız eder? Bunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Böyle şey
    olamaz. Herkesin buna saygı duyması gerekir, bizim vatandaşlarımızın tümünü ayırt
    etmeksizin saygı duyduğumuz gibi.” açıklamasında bulunmuştur. Ancak iddia
    makamı, bu açıklamaya da itibar etmemiştir.

    Konuşmanın bütünlüğünde, başörtüsü yasağı taraftarları ile bizzat bu
    pratiği gerçekleştirenler (başörtülüler) arasındaki diyalog verilmektedir. Bu diyalogda,
    başörtülüler bunu dini gerekçelere dayandırırken, karşı taraftakiler, bir anlamda
    onların kafasının içini biliyormuş gibi, siyasi simge olarak taktıklarını iddia ederek
    yasağı savunmaktadırlar.

    Başbakanın soru biçimindeki değerlendirmesi ise bu noktada,
    başörtüsünü siyasi simge olarak takmanın suç kabul edilemeyeceği, simgelere ve
    sembollere yasak getirilemeyeceği; özgürlükler noktasında dünyanın hiçbir yerinde
    böyle bir yasağın olmadığıdır.

    d) İddianın ekleri arasında CD var; ama deşifresi yok.
    Ayrıca CD izlendiğinde, 22 Temmuz seçimleri öncesi NTV’de yapılan
    programın CD’si olduğu ve iddianamede tırnak içinde yazılı metinle ilgisinin
    bulunmadığı açıktır.

    47 Numaralı iddiada, 22 Temmuz seçimlerinden önce yapılmış bir
    konuşma, Ocak 2008’de yapılmış bir konuşma olarak sunulmuştur. Bu, iddianamenin
    Türk yargılama hukukuna önemli bir katkısıdır.

    48) İddianamenin 49’uncu sayfasında yer alan 48 numaralı iddiada (EK-
    48) yer alan konuşma; Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN’ın; yükseköğrenimde kılık kıyafete dayalı olarak Türkiye’de yıllardır
    yaşanan hak mahrumiyeti sorununun çözümünde, parlamentoda oluşan mutabakat
    üzerine Başbakanın yaptığı bir değerlendirmedir.

    a) Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını
    kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi
    parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken,
    bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek
    amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu
    incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
    Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri, üniversiteler, hukukçular,
    öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok kişi de bu soruna dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmuş, çözüm önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa
    Mahkemesi ve İdari Yargı’da dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu
    dava dahi, böyle bir sorunun varlığının delilidir.
    Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı bir sorunu Başbakanın
    dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü,
    Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu
    maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılıktır.
    Kaldı ki demokratik hukuk devleti olan bir ülkede laiklik, öğrenim
    hakkının teminatıdır. Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye’de, ne
    demokrasi, ne laiklik, ne hukuk başörtülü öğrencilerin yükseköğrenim hakkına
    manidir.

    Bir Başbakanın, ülkesinde yaşanan ve herkesin konuştuğu bir sorunu
    konuşması ve çözümüne dair değerlendirmede bulunmasının ve beraberce bu sorunu
    aşarız demesinin neresi Anayasaya aykırıdır?

    b) Başbakanın; “Yeni Anayasayı beklemeye gerek yok, onun çözümü çok
    kolay. Oturup beraber mutabık kaldığımız bir cümleyle çözülür.(…)bizim kafamız gayet
    nettir. Karmaşıktır diyenler, kendi kafalarının durumunu düşünsünler.(…) Türkiye hala
    bu sorunu çözemiyorsa bu özgürlükler noktasında ciddi sıkıntıdır. Bunu beraber
    aşarız.” ifadeleri, muhalif siyasi partilerin bu konuda yaptıkları eleştirilere cevaptır.
    Aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı olan Başbakanın, şahsına ve
    partisine dönük olarak siyasi partilerin yaptıkları eleştirilere cevap vermesi veya onları
    eleştirmesi, demokratik hukuk devletinin gereği olup Anayasanın teminatı altındadır.
    İddia makamının, Başbakanın başka partilere dönük eleştirisinin ve
    cevabını, laiklik karşıtı veya Anayasa ihlali sayması, açık bir Anayasa ihlalidir.
    Hukukumuzda “Ak Parti, muhalifi siyasi partileri eleştiremez, eleştirirse laikliğe veya
    Anayasaya aykırı olur ve kapatılır.” diye bir Anayasa hükmü veya yasa hükmü de
    yoktur.

    Başbakanın bu sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam
    çıkarmak da hukuken mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri,
    niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek,
    hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
    Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün
    değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve
    tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu
    değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü,
    söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci
    maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.

    49) İddianamenin 49’uncu sayfasında yer alan 49 numaralı iddiada (EK-
    49) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; Anayasa’nın 10’uncu ve 42’inci maddelerinin değiştirilmesi konusunda
    Türkiye Büyük Millet Meclisinde oluşan siyasal mutabakat ve bu mutabakat
    çerçevesinde başlatılan Anayasa değişikliği girişimi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet
    Başsavcısı’nın, Danıştay Başkanının ve Yargıtay Başkan Vekili’nin bir birlerini izleyen
    basın açıklamaları nedeniyle değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

    a) İddia makamı, Başbakanın konuşmasını tam vermemiş, bazı
    bölümlerini kırpmıştır. Başbakanın konuşmasının ilgili bölümünün tamamı aşağıdaki
    gibidir: “Onların işi gücü başörtüsü; şu, bu... Türkiye nereden nereye geldi, bunu
    yazsana kardeşim. Bu ülkede, milletin kılığıyla kıyafetiyle kimsenin uğraşma hakkı
    yok. Olmamalı... Bu, insanların, vatandaşların bireysel tercihidir. Bırak, bireysel tercihi
    olarak nasıl giyiniyorsa öyle giyinsin. Sen ne karışıyorsun buna. Bu ‘din ve vicdan
    özgürlüğü’ne girmezmiş. Ne özgürlüğüne girer? Bizim önümüze ikide bir Anayasa’yı
    çıkartmasınlar. En az onlar kadar Anayasayı biz de biliriz.
    Bu ülkede eğer kuvvetler ayrılığı varsa, bu ülkede yasama, yürütme, ve
    yargı erki birbirine müdahale etmeyecekse, herkes yerini, konumunu gayet iyi bilmeli.
    Kimse yasama, yürütme organının üstünde kendini göremez, bulamaz. Özellikle de
    kimse ihsası reyde bulunamaz. Yargı makamı ihsası rey makamı değildir. Onlar da
    görevini, Anayasanın tayin ettiği şartlar içerisinde yapmaya mecburdur. Demokratik
    hayatın temel unsurları olan siyasi partileri, baskı altına almaya kimse gayret
    etmesin.
    Bizim gayemiz, Atatürk’ün ifade ettiği, muasır medeniyet seviyesine
    Türkiye’yi çıkarmak.”

    b) Anayasaya göre; “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
    Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili
    organları eliyle kullanır.
    Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa
    bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet
    yetkisi kullanamaz. (Anayasa, m. 6)
    “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu
    yetki devredilemez.” (Anayasa, m. 7)
    “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu
    tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”
    (Anayasa, m. 8)
    “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”(
    Anayasa, m. 9)
    “Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak,
    değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar
    Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe
    ve kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve
    savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun
    bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı
    ile genel ve özel af ilânına ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri
    kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.” (Anayasa, M. 87)

    “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
    Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme
    usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir.” (Anayasa, m. 88)
    “Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının
    en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki
    teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye
    tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.
    Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi ve kabulü,
    bu maddedeki kayıtlar dışında, kanunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki
    hükümlere tâbidir.
    Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha
    görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderebilir. Meclis, geri
    gönderilen Kanunu, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile aynen kabul ederse
    Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna sunabilir.
    Meclisce üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul
    edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise
    iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır.
    Doğrudan veya Cumhurbaşkanının iadesi üzerine, Meclis üye
    tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilen Anayasa değişikliğine ilişkin kanun
    veya gerekli görülen maddeleri Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunulabilir.
    Halkoylamasına sunulmayan Anayasa değişikliğine ilişkin Kanun veya ilgili maddeler
    Resmî Gazetede yayımlanır.
    Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe
    girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul oyu
    olması gerekir.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların
    kabulü sırasında, bu Kanunun halkoylamasına sunulması halinde, Anayasanın
    değiştirilen hükümlerinden, hangilerinin birlikte hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da
    karara bağlar.
    Halkoylamasına, milletvekili genel ve ara seçimlerine ve mahallî genel
    seçimlere iştiraki temin için, kanunla para cezası dahil gerekli her türlü tedbir alınır.”
    (Anayasa, m. 175)
    “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk
    Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve
    kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla
    belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
    Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması
    anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve
    bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve
    kanunlarda bulunduğu” (Anayasa, Başlangıç, 3-4’üncü paragraf)
    “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
    makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
    Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 11)
    Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
    makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu ve
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Başkanvekili ve Danıştay Başkanı hem bu
    kurallara uymak ve hem de uygulamakla yükümlü olduğu halde, kuvvetler ayrılığı
    ilkesini çiğneyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisine müdahale
    sayılabilecek açıklamalarda bulunmuşlardır.
    Halbuki yukarıda verilen Anayasa hükümlerinde de açıkça görüleceği gibi
    Anayasa’yı değiştirme (Tali kurucu iktidar) yetkisi, mutlak şekilde siyaset kurumuna
    ve bu kurumun doruğundaki yasama organına tanınmıştır. Bu yetki, monopol bir
    yetkidir ve paylaşılamaz. Değişiklik sırasında vatandaşların ve kurumların görüş
    bildirmelerinden doğal bir şey olamaz. Ancak, girişimi önlemeye yönelik ve kendini
    kurucu iktidar yetkisinin üstünde gören anlayışa dayalı açıklamalar ve
    yönlendirmeler, kimden ve hangi kurumdan gelirse gelsin hiçbir normatif değeri
    olamaz. Demokratik hukuk devletinde, kurucu iktidarın üzerinde hiçbir güç ve kurum
    yoktur.

    Başbakan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay Başkanı ve Yargıtay
    Başkanvekiline Anayasa’nın bu hükümlerini farklı bir üslupla hatırlatarak eleştiride
    bulunmuş ve herkesi Anayasal sınırlar içerisinde görevini yapmalarını istemiştir.
    Başbakanın bu tavrı, siyasete emsal olabilecek bir tavırdır. Bu itibarla, yüksek yargı
    organlarımız dahil, hiçbir dinamik Anayasayı değiştirme iktidarı konusunda kendisine
    özel bir misyon biçemez.

    b) Anayasa veya yasalarımızda “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Danıştay
    Başkanı veya Yargıtay Başkanvekili ve görüşleri eleştirilemez” diye bir kural yoktur.
    Herkesin ve görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi onların ve de görüşlerinin
    eleştirisi de mümkündür.
    Demokratik hukuk devletlerinde; eleştirilmez kişi, görüş, kurum veya
    makam yoktur. Sadece otoriter veya totaliter rejimlerde eleştirilmez kişi, görüş,
    kurum veya makam olabilir.
    “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama
    ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak
    ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka
    yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi
    Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan
    esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Başbakanın da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,
    Danıştay Başkanı veya Yargıtay Başkanvekilinin veya mensubu oldukları kurumun
    görüşlerine katılmamak veya gerektiğinde onları eleştirme hak ve yetkisi vardır. İddia
    makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
    Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, Yargıtay Cumhuriyet
    Başsavcısı, Danıştay Başkanı veya Yargıtay Başkanvekili’ni eleştirdi veya onların
    görüşlerine katılmadı diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
    Hiçbir hukuk devletinde iddia makamının, hakkında iddianame
    düzenlediği kişilerin açıklamalarını söylendikleri yer, zaman ve neden bağlamından
    koparıp, muhatabını görmezlikten gelip, daha da vahimi söyleneni veya yapılanı
    söyleyen veya yapanın iradesi dışında kendi anlayışına göre değerlendirip, söyleyenin
    veya yapanın hiç kastetmediği ve hatta aklına bile getirmediği anlamlar yüklemesi ve
    bundan dolayı sorumlularının tecziyesini talep ve dava etmesi söz konusu olamaz.
    Aksinin kabulü ve yapılmaması, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın 2’inci
    maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına alınmasıdır.

    50) İddianamenin 50’inci sayfasında yer alan 50 numaralı iddiada (EK-
    50) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; laiklik ilkesi ile ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
    a) Başbakan, laiklik ilkesinin hem Müslümanlar ve hem de diğer dinlere
    mensup olanlar için eşit davranmayı gerekli kıldığını, Müslüman’a farklı laiklik
    uygulaması, diğer din mensuplarına farklı laiklik uygulamasının yanlışlığını ifade için
    bu değerlendirmeleri yapmıştır.
    Başbakanın bu değerlendirmeleri Anayasamızda ifadesini bulan laiklik
    ilkesiyle de uyumludur.
    Anayasamıza göre laiklik; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz ve
    değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4) olup, hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin
    dinini yaşamasına veya dindar olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün
    dinlerin, inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu
    husus, Anayasanın 2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir: “Hiçbir
    zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe
    sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
    vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.” (Burhan Kuzu,
    Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul - 1993, S. 3)
    Nitekim Anayasamıza göre de laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, din ve
    vicdan özgürlüğünü bir hak olarak tanımış ve teminat altına almıştır. Anayasa’da yer
    alan; “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
    14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve
    törenler serbesttir.

    Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini
    açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
    suçlanamaz.” (Anayasa, m. 24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
    Anayasa, Anayasa Mahkemesi ve doktrin dahil herkes laikliğin, her dine,
    her inanca ve her mezhebe eşit mesafede olmayı gerektirdiğini, din ve vicdan
    özgürlüğünün tam manada laikliğin teminatı altında olduğunu açıklıkla ifade
    etmiştir. Herkes laikliğin din, inanç ve ibadet hürriyetinin teminatı olduğunu ve
    dindarlığa mani olmadığını söylüyor, Başbakan da laikliğin din, inanç ve ibadet
    hürriyetinin teminatı olduğunu ve dindarlığa mani olmadığını, dindar bir kişinin de
    laiklik ilkesini benimseyebileceğini söylüyor.
    Başbakan, “Bir taraftan din ve vicdan özgürlüğü diyeceksiniz, öbür
    taraftan kalkıp Müslüman için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defansı
    uygulamaya bir defa kimsenin hakkı yok” ifadelerini, laiklik ilkesiyle bağdaşmayan
    uygulamalar için söylemiş ve laikliğin doğru uygulanması gerektiğine vurgu için
    kullanmıştır. Özetle ifade etmek gerekirse Başbakanın söylediği, Anayasa, Anayasa
    Mahkemesi ve doktrinin söylediklerinin, farklı bir üslupla tekrar ve ifadesidir.
    Başbakanın bu sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam
    çıkarmak da hukuken mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri,
    niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek,
    hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
    Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün
    değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve
    tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu
    değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü,
    söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci
    maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.

    c) Ayrıca iddia makamı, delillerin toplanmasında tarafsızlık ve ciddiyet
    ilkesine sadık kalsaydı, lehe delilleri de toplama konusundaki yasal yükümlülüğüne
    riayet etmiş olsaydı, Başbakanın o konuşmasında geçen ve gazetelerde de yer alan;
    ” Halkı Müslüman, demokratik ve laik bir ülke olarak medeniyetler
    arasında iletişim kurulmasında önemli bir rol oynayabileceğimiz gerçektir.”
    “Partimizi kurduğumuzda programımıza yerleştirdiğimiz ilke şudur: bizim
    partimiz din eksenli bir parti değildir. Bizim partimiz muhafazakar demokrat bir
    partidir ve süreci bu şekilde çalıştırırken halkımızın da yaklaşık %99’u müslümandır.”
    “Her dinin mensupları arasında aşırılar çıkabilir. Ama gelin biz bu
    aşırılıklara karşı çıkalım. Aşırılıkların karşısında hep birlikte beraber olalım.
    Dayanışma içinde olalım.”
    Şeklindeki beyanlarını da görebilir ve daha sağlıklı sonuca varabilirdi.
    Başbakanın bu ifadeleri, iddia makamının iddiasını temelden çökertmekte, onu
    tekzip etmektedir. Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın gerçeği arama kaygısına
    dayanmayan hedefi ve önyargısı, bütün konuşmalarda olduğu gibi bu delilde de
    kırpma yöntemini uygulamıştır.

    51) İddianamenin 50’inci sayfasında yer alan 51 numaralı iddiada (EK-
    51) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; mesleki ve teknik eğitime büyük önem verdiklerine ve meslek liselerine
    uygulanan katsayı sorunun çözüleceğine dair değerlendirme ve tespitlerde
    bulunmuştur.
    Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
    sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri özelinde değildir, genel
    bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri
    gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip Liselerini değil bütün mesleki ve teknik
    eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek
    liselerindeki katsayı sorununu” sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir.
    Biz, bizim dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında
    ifade ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik.

    Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile
    kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi bir insanı, üstelik resmi bir
    okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike gösteren bir gereği varmış gibi
    gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu
    yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
    İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin kurduğu, giderlerini
    karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra ettiği, program ve kitaplarını tespit
    edip uygulattığı, öğrencisini devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği,
    kısaca devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan
    bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi sayarken, diğer
    yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin sorunlarına dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmayı ve sorunların giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı
    saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla,
    hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet,
    kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
    etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve
    parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.

    Üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğinin kaldırılmasını
    savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun
    aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün
    hükümetlerin ve idarenin Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir.
    Zira meslek liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
    uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı. 1998’e kadar
    Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş sistemindeki puan hesaplama
    usulü, meslek liseleri bakımından hem de Anayasa değişmediği halde 1998’den
    sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir
    siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta,
    Anayasaya rağmen yapılan uygulamalardan kaynaklanmaktadır.

    Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar, gazeteci, sivil toplum
    örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen Meslek liselerine uygulanan katsayı
    adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı
    sorunları AK Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
    Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında dava
    açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile
    10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır.
    Anayasaya aykırılığın, söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana
    göre belirlendiğinin ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre
    adalet terazisinde tartılmaz.

    Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din eğitimi ağırlıklı
    okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla suçlanması doğru
    değildir. Kişi dindar olabilir; ama devlet laiktir. Kişi bakımından sırf dindar diye laik
    olmamakla suçlamak haksızlıktır.
    Dolayısıyla bu sözlerde laikliğe karşı bir anlam ve laiklik ilkesine yönelik
    bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin kuvvetlendirmeye ve onu istismar
    edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak laiklik ilkesinin hiç kimseyi dışlamadığına
    dair bir değerlendirme ve tespittir.
    Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder,
    kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla delil uyduramaz.
    Bir Başbakanın, hem de eğitimle ilgili bir kampanyanın başlatılması
    sırasında mesleki ve teknik eğitime verdiği önemi belirtmesinin ve de yaşadıkları
    katsayı sorununun çözümüne dair açıklamada bulunmasının neresi laiklik ilkesine
    aykırıdır? Laiklik ilkesine asıl aykırı olan, Başbakanın sözlerinden, onun iradesi
    dışında gizli anlamlar çıkarmak ve bundan da onun sorumluluğu cihetine gitmektir.

    52) İddianamenin 50-51’inci sayfalarında yer alan 52 numaralı iddia (EK-
    52), İdarenin düzenleyici bir işleminin seyrine dair haberlerden ve Başbakan ve AK
    Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN konuya dair bir açıklamasından
    oluşmaktadır.
    a) Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal bir kuruluştur. Anayasa’nın 136’ıncı
    maddesine göre; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi
    doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe
    dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri
    yerine getirir.” Anayasanın bu hükmüne müsteniden kurulan Diyanet İşleri
    Başkanlığı’nın kuruluş kanuna göre; “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları
    ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini
    yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”
    (22.06.1965 Tarih ve 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri
    Hakkında Kanun, m. 1) Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasal ve yasala görevlerini yerine getirirken, yasalardan aldığı yetkiye müsteniden yönetmelikler çıkarabilir. Nitekim pek çok
    yönetmelik çıkarmıştır.

    b) Anayasa’nın 69’uncu maddesinin altıncı fıkrasına göre; belli şartların
    varlığı halinde sadece siyasi partinin üyelerinin veya doğrudan ve kararlılık içinde
    siyasi partinin yetkili organlarının yaptıkları eylemleri, parti kapatma nedenidir.
    Diyanet İşleri Başkanlığı, yürütmenin içinde yer alan ve yürütme görevi
    yapan bir Anayasal kuruluştur. AK Parti’nin üyesi değildir.
    Yürütme içinde yer alan bir Anayasal kuruluşun iş ve işlemleri, AK Partiye
    bağlanamaz. Zira yürütme ayrı bir Anayasal organdır, AK Parti ayrı bir tüzelkişiliktir.
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bu iddiası da açık bir Anayasa ihlalidir.

    c) Başbakanın “Öğrencilerin önündeki eğitim engellerinin kaldırılması
    gerektiğini” ifadesi de laiklik ve Anayasa ile uyumludur. Zira din ve vicdan özgürlüğü,
    evrensel temel hukuk metinlerine girmiş ve Anayasa’nın 24’üncü maddesinde
    düzenlenerek teminat altına alınmış bir insan hakkıdır. Her Türk vatandaşının,
    inandığı dine ait kutsal kitabı öğrenme hakkı din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği
    olup, laiklik ilkesinin de teminatı altındadır (Anayasa, m. 2, 24). % 99’u Müslüman
    olan Türk toplumu bakımından Kur’an öğrenim hakkı da evleviyetle böyledir. Ayrıca
    bu konuda devletin de pozitif yükümlülüğü vardır. Bir Anayasal kuruluş olan Diyanet
    İşleri Başkanlığı’nın (Anayasa, m. 136, özel yasa) normatif misyonlarından birisi de
    budur.
    Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olan Kur’an öğreniminin, Tevhid-i
    Tedrisat Kanunun sınırları içerisinde nasıl gerçekleştirileceği sorunu, elbette ki bir
    eğitim politikası sorunudur. Bu sorunun çözümü de değişik partilerin değişik politika
    ve proje üretmeleri, siyasal çoğulcuğun ve siyasal düşünce özgürlüğünün gereğidir. Bu
    konuda farklı görüşlerin serdedilmesini Anayasaya aykırı sayan bir anlayış,
    savunulamaz.
    Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı ve işlettiği Kur’an Kursları, yasal
    ve resmi Kur’an Kurslarıdır. Bunların işleyişi de yeni değil eskidir. Devletin gözetim ve
    denetiminde yapılan bir faaliyete dair Başbakanın açıklamada bulunması ve
    sorunlarının çözüleceğini söylemesinin neresi Anayasa ve laiklik ilkesine aykırıdır?
    53) İddianamenin 51’inci sayfasında yer alan 53 numaralı iddiada (EK-
    53) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik
    Yapılması Hakkında Kanunu’nun Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek
    üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesinin ardından yeniden
    gündeme alınmamasıyla ilgili eleştirilere cevap vermiştir.
    a) Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin ortak
    sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri özelinde değildir, genel
    bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri
    gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip Liselerini değil bütün mesleki ve teknik
    eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek
    liselerindeki katsayı sorununu” sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir.
    Biz, bizim dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında
    ifade ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik.

    Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile
    kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi bir insanı, üstelik resmi bir
    okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike gösteren bir gereği varmış gibi
    gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu
    yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
    İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin kurduğu, giderlerini
    karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra ettiği, program ve kitaplarını tespit
    edip uygulattığı, öğrencisini devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği,
    kısaca devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan
    bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi sayarken, diğer
    yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin sorunlarına dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmayı ve sorunların giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı
    saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla,
    hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet,
    kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
    etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve
    parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
    Üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğinin kaldırılmasını
    savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun
    aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün
    hükümetlerin ve idarenin Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir.
    Zira meslek liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
    uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı. 1998’e kadar
    Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş sistemindeki puan hesaplama
    usulü, meslek liseleri bakımından hem de Anayasa değişmediği halde 1998’den
    sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir
    siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta,
    Anayasaya rağmen yapılan uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
    Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar, gazeteci, sivil toplum
    örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen Meslek liselerine uygulanan katsayı
    adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı
    sorunları AK Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
    Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında dava
    açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile
    10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır.
    Anayasaya aykırılığın, söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana
    göre belirlendiğinin ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre
    adalet terazisinde tartılmaz.
    Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din eğitimi ağırlıklı
    okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla suçlanması doğru
    değildir. Kişi dindar olabilir; ama devlet laiktir. Kişi bakımından sırf dindar diye laik
    olmamakla suçlamak haksızlıktır.

    Başbakanın bu sözlerinde laikliğe karşı bir anlam ve laiklik ilkesine
    yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin kuvvetlendirmeye ve onu
    istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak laiklik ilkesinin hiç kimseyi
    dışlamadığına dair bir değerlendirme ve tespittir.
    Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder,
    kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla delil uyduramaz.

    b) Başbakan konuşmasında; “Bugün çok şükür Türkiye’nin geleceğini
    masaya yatıracak, Türkiye’nin yarınları adına umutlarımızı tazeleyecek bir zihin ve
    ufuk açıklığı dönemini yaşıyoruz.
    20 aylık bir iktidarın başı olarak, aldığımız bu pozitif mesafelerden ve
    eşiğinde olduğumuz bu yeni sıçrama noktasından, sıkıntılarıyla beraber de olsa büyük
    bir haz duymaktayız.
    Her şeyden önce bakışımız tepki içerikli olmamalı, bakışımız aklın, ilmin,
    tecrübenin gerektirdiği neyse buna dayalı olmalıdır. Eğer tepkisel bakışlarla yarınların
    adımlarını atacak olursak, kazanımlarla değil her geçen gün kayıplarla yola devam
    ederiz. Sadece kişisel, kurumsal kayıplar değil, devlet, millet olarak kayıplar değil,
    tarih olarak da gelecek nesilleri bile kayba uğratırız. Burada çok hassas olmaya
    mecburuz. Aklı, ilmi, tecrübeyi, netice alacak şekilde değerlendirmemiz lazım…
    Hükümet olarak yönetim anlayışımızın anahtarı şeklinde nitelediğimiz değişim
    reformunun sadece biz ve sizlerin değil, bu toplumun tamamının ortak iradesi ve
    beklentisi olduğu aşikardır…Türkiye’nin aydınlık bir geleceğe yürümek adına
    vizyonunu belirlerken, bu ortak irade doğrultusunda rota izlemeyi görev bildiklerini”
    açıklıkla vurgulamıştır. Ancak iddia makamı, Başbakanın konuşmasının bu kısmını
    iddianameye almamıştır.

    Bir Başbakanın ülke sorunlarını konuşurken, “Bakışımız tepki içerikli
    olmamalı”, “Bakışımız aklın, ilmin, tecrübenin gerektirdiği neyse buna dayalı
    olmalıdır”, “Eğer tepkisel bakışlarla yarınların adımlarını atacak olursak, kazanımlarla
    değil her geçen gün kayıplarla yola devam ederiz. Sadece kişisel, kurumsal kayıplar
    değil, devlet, millet olarak kayıplar değil, tarih olarak da gelecek nesilleri bile kayba
    uğratırız.”, “Burada çok hassas olmaya mecburuz. Aklı, ilmi, tecrübeyi, netice alacak
    şekilde değerlendirmemiz lazım…” ve “Hükümet olarak yönetim anlayışımızın
    anahtarı şeklinde nitelediğimiz değişim reformunun sadece biz ve sizlerin değil, bu
    toplumun tamamının ortak iradesi ve beklentisi olduğu aşikardır…Türkiye’nin aydınlık
    bir geleceğe yürümek adına vizyonunu belirlerken, bu ortak irade doğrultusunda rota
    izlemeyi görev bildiklerini” ifade etmesinin neresi laiklik ilkesine veya Anayasaya
    aykırıdır? Bu ifadeler, çoğulcu demokratik bir toplumda kınanacak değil takdir edilip
    alkışlanacak sözlerdir.

    b) Başbakanın iddianamede geçen “Şunu hatırlatmak isterim, biz bunun
    ikincisini de yaparız, yapardık. Ama bunun bedelini siz ödemeye hazır mısınız? Bunun
    bedeli var. Biz hükümet olarak bu bedeli ödemeye hazır değiliz. Çünkü daha önce
    ödenen bedeller var. Biz şimdi bu meslek liselerinde okuyanlara da aynı bedeli
    ödetemeyiz. Bunun için de bu adımı atamayız. Toplum buna hazır olduğu zaman bu
    adım atılır.” sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam çıkarmak da hukuken
    mümkün değildir. Halka açık bir toplantıda alenen yapılan konuşmadan alınmış bu
    sözleri, niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar
    yüklemek, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün
    değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir.
    Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı
    yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet
    okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder,
    söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü,
    Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin
    açık ihlalidir.
    Başbakanın bu sözleri, toplum huzurunu, istikrarını ve toplumsal barışı
    koruyucu niteliktedir.
    Ayrıca bu sözler, Başbakanın, kendisinden önce konuşanların
    eleştirilerine cevap mahiyetindedir ve muhatapları da eleştirenlerdir. Yani
    konuşmanın muhatapları bellidir. İddia makamının muhatabı belli olan bir
    konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap kılması hukuken kabul edilemez. Çünkü iddia
    makamı, yapılan bir konuşmayı, konuşulan yer, zaman, neden ve muhatap
    bağlamından koparıp, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandırıp, sonra da bu
    anlamdan dolayı konuşanı itham edip hukuki sorumluluğunu talep ve dava edemez.
    Bunun aksi, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına
    alınan hukuk devleti ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı
    burada, bu ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
    Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere cevap vermesi, ne laiklik
    ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine eleştirilere cevap verme hakkı,
    Anayasa’nın teminatı altındadır. Başbakanın, Anayasanın teminatı altında bulunan
    bir hakkı kullanması, Anayasaya aykırı değildir. İddia makamının iddiasıyla da
    Anayasaya uygun bir şey, Anayasaya aykırı hale dönüşmez.

    c) İddia makamı, iddiasını verirken, Cumhurbaşkanının geri
    göndermesine özenle vurgu yaparak, adeta Cumhurbaşkanın geri göndermesini ve
    buna dair değerlendirme yapmayı laiklik ilkesine aykırı imiş gibi gösterme gayreti de
    görülmektedir.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği kanunları bir daha
    görüşülmek üzere Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermesi,
    Anayasa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzük’üne uygun usuli bir işlemdir
    (Anayasa, m. 89; İçtüzük, m. 81). Anayasa ve İçtüzük’e uygun iş ve işlemlerden
    Anayasaya aykırılık üretilemez.

    Cumhurbaşkanı ve geri gönderme gerekçeleri, eleştirilemez değildir.
    Bütün demokratik hukuk devletlerinde bunun aksi varit değildir. Nitekim Anayasa’nın
    89’uncu maddesinin üzerine oturduğu mantık ve anlamda bu doğrultudadır.

    54) İddianamenin 51-52’inci sayfalarında yer alan 54 numaralı iddiada
    (EK-54) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; meslek liseleri, katsayı sorununa değinmiş ve başörtüsü sorununa ilişkin
    durum tespiti yapmakta ve çözüm yollarına değinmekte ve YÖK sisteminin bilim ve
    performans ekseni dışında kalan ideolojik uygulamalarını eleştirmektedir.
    a) Başbakan konuşmasının bir kısmında; İmam hatip ve meslek
    liseleriyle diğer düz liseler arasında üniversiteye girişte uygulanan katsayı farkını
    doğru bulmadığını, YÖK’ün bu konuda ayrımcılık yaptığını, YÖK’ün ayrımcılık yapma
    hakkı olmadığını, dünyanın hiçbir ülkesinde düz liseli meslek liseli ayrımı olmadığını,
    Türkiye’de böyle bir ayrımcılığın yanlış olduğunu, İmam Hatip Liselerini bahane
    ederek diğer meslek liselerinin de mağdur edildiğini, katın adil bir yaklaşım
    olmadığını ve Türkiye’nin bu sorunu aşacağını … ifade etmiştir.
    YÖK’ün uygulamaların eleştirilmesi, katsayı sorununa dair tespitler ve
    eleştiriler yapılarak zamanla bu sorunların aşılacağının Başbakan tarafından
    söylenmesi, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
    Kaldı ki Meslek Liselerinde yaşanan katsayı sorunu, Türk eğitimimin
    ortak sorunudur. Bizim konuya yaklaşımımız, İmam-Hatip Liseleri özelinde değildir,
    genel bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri
    gönderdiği tasarı da sadece İmam Hatip Liselerini değil bütün mesleki ve teknik
    eğitimi kapsamaktadır. Ancak bu sorunda taraf olanlar, her vesile ile “Meslek
    liselerindeki katsayı sorununu” sadece İmam-Hatip Lisesi sorununa indirgemişlerdir.
    Biz, bizim dışımızda yapılan bu değerlendirmelere karşı olduğumuzu her defasında
    ifade ettik. Eşitlikçi bir bakışı benimsedik.

    Bu yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile
    kullanılmasına yöneliktir. Laikliğin toplumdaki herhangi bir insanı, üstelik resmi bir
    okulda okumasından ötürü dışlayan ve tehlike gösteren bir gereği varmış gibi
    gösterenlerin asıl olarak laikliğe zarar verdiğini ifade eden bir yaklaşımdır. Bu
    yaklaşım laikliğe karşıtlık değil, laikliğin gerçek anlamı ile kullanılmasına yöneliktir.
    İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin kurduğu, giderlerini
    karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra ettiği, program ve kitaplarını tespit
    edip uygulattığı, öğrencisini devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği,
    kısaca devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir yandan
    bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi sayarken, diğer
    yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin sorunlarına dair değerlendirme ve
    tespitlerde bulunmayı ve sorunların giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı
    saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla,
    hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet,
    kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
    etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve
    parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
    Üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğinin kaldırılmasını
    savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun
    aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün
    hükümetlerin ve idarenin Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu doğru değildir.
    Zira meslek liseleri, 1998 yılına kadar üniversite sınavlarında farklı katsayı
    uygulamasına tabi değildi. Farklı katsayı uygulaması, 1998’de başladı. 1998’e kadar
    Anayasaya ve laikliğe aykırı olmayan üniversiteye giriş sistemindeki puan hesaplama
    usulü, meslek liseleri bakımından hem de Anayasa değişmediği halde 1998’den
    sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir
    siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasadan kaynaklanmamakta,
    Anayasaya rağmen yapılan uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
    Pek çok siyasetçi, akademisyen, araştırmacı, yazar, gazeteci, sivil toplum
    örgütü ve siyasi parti tarafından dile getirilen Meslek liselerine uygulanan katsayı
    adaletsizliği sorunu, onlar için Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı
    sorunları AK Parti’nin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülüp
    Anayasanın 69’uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması ve hakkında dava
    açılması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile
    10’uncu maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir aykırılıktır. Bu, bir çifte standarttır.
    Anayasaya aykırılığın, söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene veya yapana
    göre belirlendiğinin ispatıdır. Hukuk devletinde sözler veya fiiller, söyleyene göre
    adalet terazisinde tartılmaz.

    Kişilerin dindar olmasından veya resmi okulda din eğitimi ağırlıklı
    okumayı tercih etmiş olmasından hareketle laik olmamakla suçlanması doğru
    değildir. Kişi dindar olabilir; ama devlet laiktir. Kişi bakımından sırf dindar diye laik
    olmamakla suçlamak haksızlıktır.
    Başbakanın bu sözlerinde laikliğe karşı bir anlam ve laiklik ilkesine
    yönelik bir saldırı yoktur. Tam tersine laiklik ilkesinin kuvvetlendirmeye ve onu
    istismar edenlerin ellerinden kurtarmaya çalışarak laiklik ilkesinin hiç kimseyi
    dışlamadığına dair bir değerlendirme ve tespittir.
    Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder,
    kendince anlam yükleme veya anlamı başkalaştırma yoluyla delil uyduramaz.
    b) Başbakanın, “Katsayı adil bir yaklaşım değil. Bir defa üniversiteye
    girecek olan öğrencilerin önüne böyle bir katsayı zulmünü koymak çok büyük bir
    adaletsizlik.” ve “…Şu anda bir zulme dayalı olarak maalesef devam ediyor…”
    ifadelerinde geçen “Zulüm” kelimesi, uygulanan haksızlığın derecesini ifade için
    kullanılmıştır.

    Konuşmada geçen “Zulüm ve adaletsizlik” kavramlardan hareketle
    Başbakanın sözlerinden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam çıkarmak da hukuken
    mümkün değildir. Halka açık bir toplantıda alenen yapılan konuşmadan alınmış bu
    sözleri, niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar
    yüklemek, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün
    değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir.
    Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı
    yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet
    okuyucu değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder,
    söylenilen sözü, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü,
    Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin
    açık ihlalidir.

    c) Başbakan da konuşmasında, başörtüsünün siyasi bir simge olduğunu
    kesinlikle söylememiştir. Aksine Başbakan, başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını
    açıklıkla ifade etmiş ve “Diyorlar ki, bu bir siyasi simge. Ne siyasi simgesi, ne alakası
    var? Bu siyasi simge ise bu başörtülü vatandaşım sadece Adalet ve Kalkınma Partisi
    de mi var? Diğer siyasi parti mensupları arasında başörtülü yok mu? Milleti bölme
    yoluna gitmeyiniz. Bu ülkede başı açık olan da örtülü olan da benim canım, ciğerim,
    kardeşimdir” ifadelerini de başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını açıklamak için
    kullanmıştır

    Başbakan, başörtüsünün siyasi bir simge olmadığını başkaca
    konuşmalarında da açıklıkla ifade etmiştir. Nitekim 47 numaralı iddianın cevabında
    da verildiği üzere bir konuşmasında Başbakan; “Bir defa şimdi, bunun siyasi simge
    olması için sadece AK Parti’nin çatısı altında, başörtüsü veya başörtülülerin olması
    lazım. CHP çatısı altında veya CHP’ye oy verenlerin arasında başörtülü, türbanlı olan
    yok mu, MHP’de yok mu? DP’sinde, ANAP’ında yok mu, DTP’sinde yok mu? Hepsinde
    var. Dolayısıyla kimse kalkıp da burada birbirine çamur atmaya kalkmasın. Her
    vatandaş siyasi iradesini sandıkta ortaya koyuyor, başörtülüsü de başörtüsüzü de
    koyuyor. Ama başörtülülerin içinde çok değişik partilere dağılmış bir irade var. Kalkıp
    da başörtülülerin içerisinden AK Parti’ye oy verenleri cezalandırma yetkisini kim
    kendinde buluyor? Veyahut da başı açık olan vatandaşlarımın değişik partilere oy
    kullanması kimleri, niçin rahatsız eder? Bunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Böyle şey
    olamaz. Herkesin buna saygı duyması gerekir, bizim vatandaşlarımızın tümünü ayırt
    etmeksizin saygı duyduğumuz gibi.” açıklamasında bulunmuştur. Ancak iddia
    makamı, bu ve benzeri açıklamalara da itibar etmemiştir.

    d) Başbakanın, YÖK’ün katsayı uygulamasını eleştirmesi, bu
    uygulamanın haksızlığını dile getirmesi, üniversitelerimizin dünya üniversiteleri
    arasındaki konumunu değerlendirmesi, başörtüsü ve katsayı sorununa değinmesi ve
    bu konuların hepine ilişkin eleştiri ve tespitlerde bulunup, zamanla çözüleceğini
    ifadesi de ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
    Anayasa ve yasalarımızda, “YÖK ve uygulamaları ile üniversiteler
    eleştirilemez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş sayılır.” veya “Siyasiler ülke
    sorunlarını konuşamaz, bunlara dair çözümlerini söyleyemez, eleştirilerde bulunamaz;
    aksi laiklik ilkesine aykırıdır” diye herhangi bir kural yoktur. Aksine demokratik bir
    hukuk devleti (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti
    (Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)
    Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce
    ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak
    açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın
    herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes
    gibi Başbakanın da YÖK’ü, YÖK’ün uygulamalarını, üniversiteleri, başörtüsü ve
    katsayı gibi ülke insanlarının sorunlarını konuşmak, bunlara dair eleştiri, tespit ve
    değerlendirmelerde bulunarak düşüncelerini açıklamak hak ve yetkisi vardır. İddia
    makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
    Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, görüş ve düşüncelerini
    açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulundu veya bazı
    kurumları eleştirdi diye laiklik karşıtı gösteremez ve bunu yapanların siyasi yasaklı
    hale gelmesini talep ve dava edemez.

    Ayrıca Başbakanın sözlerinin muhatabı YÖK, üniversiteler ve halktır.
    Sözlerin muhatabı Anayasal düzen veya laiklik ilkesi değildir. İddia makamı, yapılan
    konuşmayı, konuşulan yer, zaman, neden ve muhatap bağlamından koparıp,
    söyleyenin iradesine rağmen anlamlandırıp, sonra da bu anlamdan dolayı konuşanı
    itham edip hukuki sorumluluğunu talep ve dava edemez. Bunun aksi, hukukun
    evrensel ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulan ve teminat altına alınan hukuk devleti
    ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia makamı burada, bu ilkelerin
    tamamını ihlal etmiştir.

    55) İddianamenin 52’inci sayfasında yer alan 55 numaralı iddiada (EK-
    55) yer alan konuşmasında Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
    ERDOĞAN; AK Parti’yi laiklik karşıtı gösterenleri eleştirmekte; AK Parti’nin laiklik
    karşıtı gösterilemeyeceğini ifade etmekte; sürekli irticanın gündeme getirilmesinin
    ve dinin siyasete alet edilmesinin yanlışlığını ve dindar insanların da siyaset yapma
    hakkı olduğunu belirtmektedir.
    Başbakanın bu değerlendirmeleri, ne laiklik ve ne de Anayasa
    aleyhinedir. Aksine bu konuşma, laiklik konusundaki hassasiyete bir örnektir.
    a) Anayasa’ya göre “Türkiye Cumhuriyeti,… lâik … bir … Devletidir.”
    (Anayasa, m. 2)
    “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği
    inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı
    diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.” (Burhan
    Kuzu, Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, Filiz Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul - 1993, S.
    3)
    Anayasa’nın benimsediği laiklik anlayışının gereği olarak; “Herkes,
    vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
    14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve
    törenler serbesttir.
    Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve
    kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz
    ve suçlanamaz.
    Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında
    yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan
    zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak,
    kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.
    Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini
    kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz
    sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince
    kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
    Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN;
    Anayasa’nın kabul ettiği laik devlet niteliğine bağlı olup, yine Anayasa’nın 24’üncü
    maddesinde açıklıkla ifade edildiği üzere; “Herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat
    hürriyetine sahip olduğuna”, “Anayasanın koyduğu sınırlamalar hariç olmak üzere
    ibadet, dini ayin ve törenlerin serbest olduğuna”, ”“kimsenin ibadete, dinî âyin ve
    törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağına; dinî
    inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağına”, “kişilerin
    dinlerini öğrenmelerinin laikliğin gereği ve laikliğin teminatı altında olduğuna”,
    “Kimsenin, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de
    olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
    amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal
    sayılan şeyleri istismar edemeyeceği ve kötüye kullanamayacağına ve bunları
    yapmasının yanlışlığına”, “laikliğin dindar olmanın da teminatı olduğuna” inanmakta
    ve bu inancını da kararlı bir biçimde uygun her platformda tekrar edip kamuoyu ile
    açıklıkla paylaşmaktadır.

    Nitekim iddianamede delil olarak sunulan pek çok konuşma da bunu
    açıkça göstermektedir:
    “Laiklik çok farklı bir konudur. Laik olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir.
    İnsanlar dini gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana tanım
    olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” (İddianame, s. 28, ek- 4 )
    “Bazıları laikliği din gibi algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman
    olunamaz. İnsan iki dine mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve
    fertlerin değil, devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir tasarruftur.
    O manada söyledim.” (İddianame, s. 28, ek- 5 )

    “Laikliği din haline getirirseniz halkı üzersiniz”…”Bizim laiklikle derdimiz
    yok. 1982 Anayasası’nın laikliği düzenleyen maddesinin gerekçesinde bir tanım
    mevcut. Gerekçe, ‘bütün dinlere eşit mesafede olmak’ diyor. İnançlar, devlet
    güvencesinde. Tekrar ediyorum: Ben insan olarak laik değilim; devlet laiktir. Buna
    mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm. Ama siz laikliği bir din gibi takdim
    ederseniz, bu ülkenin halkını üzersiniz. Türkiye iyiye gidiyor, hükümet başarılı, laikliği
    gündeme getirip, bundan nemalanmak isteyenler var. Türkiye’de ‘niyet okuyucuları’
    haksız isnadlar ortaya atıyor” (İddianame, s. 30, ek- 10 )

    “Laik toplumda din, laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç
    gruplarına eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği
    içindir ki, laiklik bizim için bir yerde sigortadır.” (İddianame, s. 36, ek- 19 )
    Bunlar, Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın,
    laiklik ilkesinden yana olduğunu gösteren iddianameden bir kısım delillerdir. Ayrıca
    Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, laiklik ilkesi ile ilgili
    başkaca sayısız açıklaması da vardır(EK-2).

    b) Başbakan ve AK Parti Genel Başkanın karşı olduğu şey, laiklik değil,
    birilerinin laikliği yanlış yorumlayarak, laikliğin bütün toplum kesimleri tarafından tam
    anlamıyla benimsenmesine mani olucu tavır, davranış ve söylemleridir.
    Hangi saikle olursa olsun birilerinin AK Partiyi laiklik karşıtı göstermesi,
    hem AK Parti’yi ve hem de AK Partiye oy vermiş milyonlarca kişiyi rencide eder ve
    onlar sanki laiklik karşıtı imiş gibi haksız bir algıya yol açar. Bu haksız eleştiri ve
    tutum karşısında AK Parti Genel Başkanının; “Bu yanlıştır. 14 milyon kişinin oyunu
    almış ve iktidar olmuş bir parti, laiklik karşıtı olarak bu sahneye çıkmadı…” demek
    suretiyle haksız ithama karşı çıkıp kendisini, partisini ve partisine oy vermiş
    milyonlarca seçmenin hak ve hukukunu savunması, ne laiklik ilkesine ve ne de
    Anayasaya aykırıdır. Bu söylemiyle AK Parti Genel Başkanı; kendisi, partisi ve
    partisine oy verenler hakkındaki bu haksız yaklaşım ve ithama ve laiklik ilkesini
    kullanarak birilerinin yürüttüğü haksız mücadeleye karşı çıkarak, laiklik lehinde ve
    laiklik ilkesi yanında tavır koymuştur. Bu tavrın yanlış anlaşılıp, iddianameye alınması
    ise ayrı bir hukuk ve Anayasa ihlalidir.

    c) Anayasamıza göre laiklik; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ayrılmaz ve
    değiştirilmez bir vasfı (Anayasa, m.2,4) olup, hiçbir zaman dinsizlik değildir ve kişilerin
    dinini yaşamasına veya dindar olmasına da mani değildir. Aksine laiklik; bütün
    dinlerin, inançların ve ibadetlerin teminatı, bu konulardaki hürriyetin ifadesidir. Bu
    husus, Anayasanın 2’inci maddesinin gerekçesinde de açıkça ifade edilmiştir: “Hiçbir
    zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe
    sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
    vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.”
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti, din ve vicdan özgürlüğünü bir hak olarak
    tanımış ve teminat altına almıştır. Anayasa’da yer alan; “Herkes, vicdan, dinî inanç ve
    kanaat hürriyetine sahiptir.

    14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve
    törenler serbesttir.
    Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini
    açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
    suçlanamaz.” (Anayasa, m. 24/1-3) ifadeleri, bunun delilidir.
    Anayasanın bu açık ve amir hükümlerine rağmen, kimileri; kişileri dini
    inanç ve kanaatlerinden dolayı kınamayı veya suçlamayı adeta laikliğin bir gereği gibi
    yansıtmaktan vazgeçmemişlerdir. “İrtica ile dindar insanı bir tutma”, “Dinin
    gereklerini yapan birinin siyaset yapmasını, dini siyasete alet etme” ve “Dindar bir
    kişinin laik devlet yapısını benimsemeyeceği” gibi sakat, temelsiz yaklaşımlar,
    Anayasaya aykırıdır.

    AK Parti Genel Başkanı; ; “…Önce irticanın bir tanımını yapın? Eğer irtica
    dini siyasete alet etmekse, Türkiye’de dini siyasete kimlerin alet ettiği bellidir. Ama
    eğer siz dindar insanları siyasetten alıkoymak için bunu konuşuyorsanız, bu millet de
    sizi affetmez. Bunu böyle bilin. Bu ülkede dindar insanların da siyaset yapma hakkı
    vardır. ” demek suretiyle “İrtica” ile “Dindar insanın” karıştırılmasına, “Dindarlık” ile
    “Devletin laik niteliğini kabul etmenin” bir arada olamayacağı anlayışına ve dindar

    kişinin siyaset yapmasını dini siyasete alet etmek olarak kabul ve takdim eden yanlış
    anlayışlara karşı çıkmıştır. Bu açıklamalar, laikliğin doğru anlaşılması bakımından
    yapılmış değerlendirmeleri içermektedir.
    d) Bu değerlendirmelerden Anayasa veya laiklik karşıtı bir anlam
    çıkarmak da hukuken mümkün değildir. İddianame metninde geçen bu ifadeleri,
    niyet okumak suretiyle başka anlamlara çekmek veya buna gizli anlamlar yüklemek,
    hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken mümkün değildir, çünkü
    Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı menetmiştir. Fiilen mümkün
    değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne anlamda kullanıldığı yoruma ve
    tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir. İddia makamı, niyet okuyucu
    değildir, olamaz da. İddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, söylenilen sözü,
    söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci
    maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
    e) AK Parti Genel Başkanının konuşmasında, Cumhurbaşkanı Ahmet
    Necdet Sezer’in ismi hiç geçmemiş ve ona dönük bir eleştiri de yapılmamıştır.
    Konuşma ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in açıklaması arasında
    bağ kurulması, tamamen basın mensupları tarafından yapılmış, iddia makamı da
    bunun doğru olup olmadığını araştırmadan olduğu gibi iddianameye almıştır. Bu açık
    bir hukuka aykırılıktır.
    Kaldı ki Anayasa ve yasalarımızda, “Cumhurbaşkanı ve görüşleri
    eleştirilmez, aksi halde laiklik ilkesi ihlal edilmiş sayılır.” diye herhangi bir kural
    yoktur. Aksine demokratik bir hukuk devleti (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak
    “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma
    hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve
    hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla
    tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi AK Parti
    Genel Başkanı da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, AK Parti
    Genel Başkanından esirgediği düşünülemez. Herkes gibi AK Parti Genel Başkanı da
    ülke gündeminde ki sorunları dile getirmek, kendisine, partisine ve politikalarına
    dönük eleştirilerle ilgili tespit ve değerlendirmelerde bulunarak düşüncelerini
    açıklamak ve cevap vermek hak ve yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi,
    yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.
    Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, görüş ve düşüncelerini
    açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulundu diye laiklik karşıtı
    gösteremez ve bunu yapanların siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava edemez.

    56) İddianamenin 52-53’üncü sayfalarında yer alan 56 numaralı iddiada
    (EK-161) yer alan konuşma; AK Parti’ye dönük haksız isnatlarda bulunan bir medya
    grubuna ve “Akibeti Menderes gibi olacak” diye bizzat Başbakana karşı imalı tehditte
    bulunan CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL’a verilmiş, demokrat bir cevaptan
    ibarettir. Ancak konuşmada herhangi bir medya grubunun ismi anılmamıştır.
    a) İddianamedeki;”Bunların derdi laiklik değil, menfaat hesabı. Bunlar
    köşeye sıkıştırma metotları. Tehditle bizden bir şey alamazsınız. Bunların istediği
    düzen demokrasi değil, diktatoryal düzen” ifadeleri, ‘basında yer alan bir kısım haber
    ve eleştirilere dönük cevap ve eleştirilerdir. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan, bazı
    basın yayın organlarının laiklik derdinde olmadığını ve menfaat hesabıyla haber ve
    yorum yaparak hükümeti sıkıştırdıklarını ifade etmiştir. Bir Başbakanın “Bunların
    derdi laiklik değil, menfaat hesabı…” demesinin, kendisine ve hükümetine ve
    partisine dönük eleştirilerde bulunanlara cevap vermesinin, neresi laiklik ilkesine
    veya Anayasaya aykırıdır. Olabilir mi böyle bir şey veya böyle bir kabul? Elbette ki
    olamaz. Aksi, basının siyasiler tarafından eleştirilmesinin Anayasaya aykırılığı
    noktasına bizi götürü ki bu, açık bir Anayasa ihlalidir.
    b) İddianamede geçen; “İdam sehpasının yolunu gösteriyor. Biz bu yola
    çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz o
    beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız. Bu
    konuda rahatız.” (iddianame, s. 53) ifadelerinin muhatabı, CHP Genel Başkanıdır. Bu
    husus konuşmanın ilgili bölümünün tam metninde daha açık görülmektedir. Şöyle ki:
    “İşte buyurun daha şimdiden, daha Cumhurbaşkanı değerlendirmesini yapmadan
    hemen bakıyorsunuz anamuhaletin başı, şimdiden ahkam kesmeye başladı.
    Şimdiden yargıya akıl vermeye başladı, şimdiden yönlendirme yapmaya başladı.
    İstikamet veriyor ve idam sehpasının yolunu gösteriyor. Sen nasıl demokratsın
    ya...Sen nasıl demokratsın, sen nasıl demokratsın? Ama biz şuna inanıyoruz; biz bu
    yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz.
    Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık, biz bu konuda bedel ödemeye hazırız, bu
    konuda rahatız.” (Anadolu Ajansı, 12.02.2008) ( EK-)

    Bu açıklama; demokrat olmayan, hukuku hiçe sayan ve demokratik
    siyasi çoğulculuğun gerekleriyle bağdaşmayan bir üslupla imalı bir biçimde AK Parti
    Genel Başkanını bizzat idam ile tehdit eden CHP Genel Başkanına, AK Parti Genel
    Başkanının verdiği, demokrat bir cevaptır. Bu cevap, demokrat bir yaklaşım olup,
    cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilmesi teklif edilemez “Demokratik … bir…
    devlet” (Anayasa, m. 2) niteliğine sahip çıkma ve onu savunmadır.
    Türk demokrasi tarihinde, “Bayramlık elbise - idamlık elbise” ifadesi,
    Başbakanlar tarafından bir demokrasi savunusu olarak sürekli kullanılagelmiştir. Bu,
    bir demokrasi retoriğidir.

    Kendisini ölümle tehdit eden, kendisine haksız isnatlarda bulunan
    anamuhalefet liderine Başbakanın verdiği cevabı laiklikle ilişkilendirmek ve daha da
    ileri giderek, konuşmada muhataplar açıkça ifade edilmiş ve iddianameye konulan
    metinde de yer almasına rağmen iddia makamının; “…Başbakan bu söylemiyle de
    yetinmeyerek partisinin grup toplantısında yaptığı bir konuşmada, “…Biz şuna
    inanıyoruz; biz yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların
    söylediğini söylüyoruz. Biz o beyaz çarşaflarla yola çıktık. Biz bu konuda bedel
    ödemeye hazırız…” demiş, kefen veya idam gömleğiyle özdeşleşen “beyaz çarşaf”
    betimlemesiyle devleti ve toplumu dönüştürme kararlılığını ve bu uğurda neleri göze
    aldığını vurgulamış, ölüm ve idam çağrıştırmalarıyla halkın bir kısmını laik devlet
    aleyhine kışkırtıcı tavrını sürdürmüştür.” (Sayfa: 135, paragraf :3) değerlendirmesinde
    bulunması, anlamı yoruma gerek kılmayacak derecede açık olan bir beyandan;
    “Beyaz çarşaf” kelimelerinden hareketle “Devleti ve toplumu dönüştürme”, “Laik
    devlet aleyhine kışkırtıcı tavır” hüküm veya isnadını üretmesi, tam bir çarpıtma ve
    delil başkalaştırması olup, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın açık bir ihlalidir.

    Halka açık bir toplantıda alenen yapılan ve laiklik karşıtlığıyla açık veya
    gizli hiçbir ilgisi bulunmayan bir açıklamadan hareketle iddia makamının, “Devleti ve
    toplumu dönüştürme” ve “Laik devlet aleyhine kışkırtıcı tavır” hükmüne varması, açık
    bir ifadede gizli anlam araması veya niyet okumak suretiyle başka anlamlara
    çekilmesi mümkün olmayan açıklamalara gizli anlamlar yüklemesi, açık bir anlam
    tahrifi ve delil tasnii olup, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir. Hukuken
    mümkün değildir, çünkü Anayasa ve hukukun evrensel ilkeleri, niyet okumayı
    menetmiştir. Fiilen mümkün değildir, çünkü iddianamedeki metinde bunun ne
    anlamda kullanıldığı yoruma ve tevile imkan bırakmayacak açıklık ve netliktedir.
    İddia makamı, niyet okuyucu değildir, olamaz da. Hukuk devletinde iddia makamı,
    somut gerçeklikten hareket eder. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde
    ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin açık ihlalidir.
    c) Ayrıca bu sözler, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanın kendisine,
    politikalarına ve icraatlarına dönük eleştirilere cevap mahiyetindedir ve muhatapları
    da eleştirenlerdir. Yani konuşmanın muhatapları bellidir. İddia makamının muhatabı
    belli olan bir konuşmaya, laiklik ilkesini muhatap kılması hukuken kabul edilemez.
    Çünkü iddia makamı, yapılan bir konuşmayı, konuşulan yer, zaman, neden ve
    muhatap bağlamından koparıp, söyleyenin iradesine rağmen anlamlandırıp, sonra da
    bu anlamdan dolayı konuşanı itham edip hukuki sorumluluğunu talep ve dava
    edemez. Bunun aksi, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulan ve
    teminat altına alınan hukuk devleti ilkelerinin alenen çiğnenmesidir. Maalesef iddia
    makamı burada, bu ilkelerin tamamını ihlal etmiştir.
    Kaldı ki bir kişinin kendisine dönük eleştirilere cevap vermesi, ne laiklik
    ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksine eleştirilere cevap verme hakkı,
    Anayasa’nın teminatı altındadır. Başbakanın, Anayasanın teminatı altında bulunan
    bir hakkı kullanması, Anayasaya aykırı değildir. İddia makamının iddiasıyla da
    Anayasaya uygun bir şey, Anayasaya aykırı hale gelmez.
    Anayasa ve yasalarımızda, “Basın veya anamuhalefet lideri eleştirilemez
    ve bir başbakan kendine dönük eleştirilere cevap veremez, aksi halde laiklik ilkesi
    ihlal edilmiş sayılır.” diye herhangi bir kural yoktur. Aksine demokratik bir hukuk
    devleti (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa,
    m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın
    tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini
    söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma
    hakkına sahip olduğu gibi AK Parti Genel Başkanı da sahiptir. Anayasanın herkese
    tanıdığı bir hak ve hürriyeti, AK Parti Genel Başkanından esirgediği düşünülemez.
    Herkes gibi AK Parti Genel Başkanı da ülke gündeminde ki sorunları dile getirmek,
    kendisine, partisine ve politikalarına dönük eleştirilerle ilgili tespit ve
    değerlendirmelerde bulunarak düşüncelerini açıklamak ve cevap vermek hak ve
    yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve
    yetkisi yoktur.

    Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, görüş ve düşüncelerini
    açıkladı, ülke sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulundu diye laiklik karşıtı
    gösteremez ve bunu yapanların siyasi yasaklı hale gelmesini talep ve dava edemez.
    d) Ayrıca bu konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve AK Parti Grup
    Genel Kurulunda yapılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde Partilerin Grup Genel
    Kurullarında yapılan konuşmalar ve aksi kararlaştırılmadıkça bunların basında yer
    alması ve dışarıda tekrarlanması mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup,
    Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

    57) İddianamenin 53’üncü sayfasında yer alan 57 numaralı iddiada (EK-
    162) yer alan konuşmada; AK Parti’nin ayrımcılık yapmadığı ve yapmayacağı,
    insanımıza eşit gözle baktığı ve hizmet ettiği, CHP ve basında bazılarının bunu farklı
    göstermelerinin yanlışlığı anlatılmakta, laikliğin önemi vurgulanmakta, CHP Genel
    Başkanı ve basın eleştirilmektedir.
    a) İddia makamı, konuşmayı bütününden koparıp, sadece bir kısmını
    vermiştir. Konuşma metninin kendince aleyhe olduğunu kabul ettiği kısmını almış,
    kendince lehe olduğunu düşündüğü kısmı almamıştır. Bu, yasal olarak lehe ve aleyhe
    delilleri toplamakla yükümlü ve görevli iddia makamının bu yükümlülük ve görevini
    yapmaması, subjektif bir yaklaşım olup, iyi niyet kurallarıyla bağdaşmaz. Konuşmanın
    bir bütünlük içinde değerlendirilmesi için, Anadolu Ajansında çıkan konuşma metnini
    aynen veriyoruz: “ANKARA (A.A) - 13.02.2008 - AK Parti Genel Başkanı Başbakan
    Recep Tayyip Erdoğan, “Bizim ilkelerimizde başı örtülü, başı açık diye bir ayrım yoktur
    olamaz. Bunu böyle bilin. Başı açık olan kardeşim, kardeşim. Başı örtülü olan
    kardeşim, o da kardeşim” dedi.

    “(Bizi çarşafa sokacaklar) diyorlar. Ya insaf... Affedersiniz, gazetelerinin
    baş köşelerinde bu toplumun ahlak değerleriyle tamamen ters düşen çırılçıplak