Rıza Türmene yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:
ABNİN TÜRKİYE İÇİN TEK ÖLÇÜSÜ AİHM KARARLARI
Son 10 yılın değerlendirmesini yaparsak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Türkiyedeki rolü ne oldu?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir uluslararası kuruluş değildir, uluslararası komisyon değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi adı üstünde, bir mahkemedir. Mahkeme olduğu için de kararları bağlayıcıdır. Bu kararları beğenirsiniz beğenmezsiniz, fakat bunlar uygulaması, uyulması zorunlu kararlardır. Bunun ötesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir değerler sisteminin koruyucusudur. Bu değerler sistemi aynı zamanda Avrupa kamu düzeninin bir parçasıdır ki, bu kamu düzeni üzerine bugün Avrupa Birliği inşa edilmektedir. O nedenle Avrupa Mahkemesi ile Avrupa Birliği arasında çok yakın, kurumsal bir ilişki vardır. Türkiyenin standartlara uyup uymadığını tespit ederken Avrupa Birliği, yani demokrasi, insan hakları, hukuk devleti standartlarına uyup uymadığını tespit ederken, elindeki ölçüt ne olacaktır, nereye bakacaktır? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden çıkan kararlara bakacaktır, yani başka bir referansı yoktur Avrupa Birliğinin. Çünkü Avrupa Birliğinin kendi mahkemesi yoktur, insan haklarını değerlendiren başka bir organı yoktur.
REFAH PARTİSİNİN ŞERİAT PROJESİ VARDI
Türkiyeden size yüzlerce hatta belki binlerce dava geldi. Bu davaların veya bu davalar sonrası çıkan hükümlerin çoğu Türkiyede önemli tartışmalara sebep oldu. Mesela bugün gündemimizde de olan, siyasi parti kapatma davaları. Türkiyede kapatılan siyasi partiler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine geldi. Kimileri kazandı, bazıları da kaybetti. Ben burada kaybedenden, Refah Partisi davasından söz etmek istiyorum. Refah Partisi kararında, AİHM olarak, Anayasa Mahkemesinin kapatmaya ilişkin hükümlerini olduğu gibi benimsediniz. Bu karar nasıl oluştu?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiyeden 9 tane parti kapatma davası geldi. Bütün bu kararları, bir bütün olarak okumak lazım. Yani sadece Refah partisi kararını değil, geri kalan 8 kararı da okumak gerek. Bunları bir bütün olarak ele aldığınızda şunu görüyorsunuz; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin parti kapatmalara karşı temel yaklaşımı demokrasidir. Ne zaman demokrasiye uygundur, ne zaman değildir, buna bakmaktadır. Tüm kararlarında şunun altını çizmektedir, siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır, her türlü görüşü savunma imkanına sahip olmalıdırlar, Mecliste demokrasi gereği çoğulcu görüş olmalıdır, bütün görüşler temsil edilmelidir. Siyasi partiler her türlü görüşü söyleyebilirler savunabilirler, yeter ki bu görüşlerini gerçekleştirmek için başvuracakları araçlar ile amaçları demokrasiye uygun olsun. Alman komünist partisinin kapatılmasını da uygun bulmuştur; demiştir ki Alman komünist partisi bir komünist diktatörlüğü kurmak istemektedir, şiddete başvurarak bunu yapmak istemektedir, o yüzden demokrasiye uygun değildir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararında demiştir ki; Demokrasiye aykırı bir proje getirmemektedir. Refah Partisi davasında da yine bu açıdan bakmıştır ve demiştir ki; Refah Partisinin ileri sürdüğü proje, çok hukukluluğa, şeriata dayanan bir projedir ve demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Burada önemli olan şey şudur; Refah Partisinin şiddete başvurup başvurmaması ikinci planda incelenmiş bir husustur. Bunu anlamak mümkün; çünkü siyasi parti iktidara hangi yoldan gelirse gelsin, ister demokratik yoldan gelsin, ister başka yoldan gelsin, projesini gerçekleştirme durumundadır.
FAZİLET PARTİSİ DAVASI NE OLURDU, BİLİNMEZ
Hem Refah Partisi kararında, hem de daha sonra türban davasında laiklik konusunda özellikle yorum yaptınız.
AİHM demokrasiyle uygunluk ararken, onu da söylemiştir Refah Partisi kararında. Demiştir ki; Türkiye Cumhuriyetinin laiklik ilkesi, demokrasinin temel ilkeleriyle uyum halindedir, demokrasinin bir parçasıdır laiklik. Ve bu açıdan bakmıştır. Refah Partisinin çok hukukluluğa dayanan şeriat projesinin demokrasiye uygun olmadığı görüşüne varmıştır. Bir de tabii Refah Partisi iktidarda projesini gerçekleştirebilecekti. Devletin buna karşı kendini, demokrasiyi savunacak önlemler alması uygun bulunmuştur.
Refah Partisinden sonra bir de Fazilet Partisinin kapatma davası geldi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine. Ancak parti yöneticileri davayı yarı yolda geri çektiler. Bazı spekülasyonlar var, bu dava geri çekilmeseydi, değişik bir karar çıkabilirdi, şeklinde. Bu spekülasyonlara bir yorum getirebilir misiniz?
Getiremem, çünkü ben de bilmiyorum, kimse de bilmiyor ne olacağını. Dediğiniz gibi tamamen spekülatif nitelikte birtakım görüşlerdir. Yani o dava devam etseydi, parti özgürlüğü bakımından, örgütlenme özgürlüğü bakımından nasıl bir sonuç çıkardı bilinmiyor.
301 DEĞİŞİKLİĞİ BENCE KOZMETİK
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiyeden son 10 yılda giden davalar arasında ifade özgürlüğü ihlali iddiaları önemli bir yer tutuyor. Türkiyede bugün bu konudaki 301. maddenin değiştirilmesi gündemde. Ama, Türkiye, bugüne kadar 301. maddeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde hiç mahkum olmadı. İfade özgürlüğü konusunda burada, Strasbourg cephesinden bakıldığında Türkiyenin yaşadığı sorunlar neler?
Ben, 301 dışında bakıyorum bu işe. Ortaya şöyle bir resim çıkıyor; Türkiyede düşünce özgürlüğüyle ilgili davalar aslında kanunları uygulayan kişilerin, kendi bakış açılarından çıkmakta, sorun haline gelmektedir. Yani hakimlerimiz ve savcılarımız biraz daha birey eksenli meselelere bakarlarsa, o zaman bu problemler daha hafifleyecektir. O nedenle 301in değiştirilmesi, kaldırılması, işte Türklük mü, Türk milleti mi, filan bunun öneminin nerede olduğunu pek anlayabilmiş değilim doğrusu. Yani yargıçlarımızın Türk milletini Türklük ya da Türklüğü Türk milleti gibi yorumlama kapıları kapalı değil. Bunlar zaten tehlike suçları, zaten yoruma açık suçlar. Yani kanunları hayata geçiren hakimlerin kendi değerlendirmelerini çok yakından ilgilendiren suçlar. O nedenle bunu asıl uygulayanlar, bunu nasıl uygulanacağını kararlaştıracaktır. Bu değişiklikler bana biraz kozmetik geliyor doğrusu.
KKTCDEKİ KOMİSYON İÇİN KESİN KARAR VERİLECEK
Türkiyenin önünde olan önemli bir dava grubu da Kıbrıs davaları. Çok sayıda Rum vatandaşının Türkiyeye karşı açtığı mülkiyet davaları var. AİHMin aldığı son kararla, KKTCde kurulan Taşınmaz Mal Komisyonu iç hukuk yolu olarak edildi mi?
İksenidis-Aristis davasında biliyorsunuz, bu komisyonun ilke olarak etkili bir iç hukuk yolu olduğunu kabul etti. Fakat orada yeteri kadar inceleyememişti. Çünkü dostane çözüm yoktu ortada. O nedenle mahkeme bunun biraz daha derinleştirilmesine karar verdi. Bunun yanında bir de tabii Komisyonun çalışmalarına baktığınız zaman, zaten görürsünüz bunu. Komisyona yapılmış dünya kadar başvuru vardır. Komisyon bunları sonuçlandırmaktadır, hak sahiplerine tazminat ödemektedir. İşte Timplos davasında da biliyorsunuz dostane çözümle dava sonuçlandı; komisyon tazminat önerdi, davacı da kabul etti. Dostane çözümü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de uygun bulmuştur. Şimdiki durum şudur; 8 yeni başvuru seçildi, bu yeni başvurularla ilgili olarak hükümetin görüşleri alınacak ve bu Komisyonun etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığı kesin olarak değerlendirilecektir.
AİHMDEKİ 10 BİN DAVA, 13 TÜRK HUKUKÇUYLA OLMAZ
Türkiye hakkında yaklaşık 10 bin başvuru var Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gündeminde. Türkiyede az sayıda hukukçu bakıyor bu davalara. Size göre Türkiye yeterince iyi savunuluyor mu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde?
Türkiye iyi savunulamıyor demek, bir kere bu 10 bin davadan sorumlu 13 hukukçuya haksızlık olur. Çünkü bu 13 hukukçu canla başla çalışmaktadır. Ama Türkiyenin birikmiş 10 bin davasını, yeni gelen davalar dışında, 13 hukukçuya böldüğünüz zaman iş yükünü tahmin edersiniz. Yani bu, 13 hukukçuyla yapılacak iş değildir. 13 hukukunun üstelik hukuki statüleri de belli değildir; devlet memuru bile değillerdir. Bunlar böyle kahraman, yiğit kişilerdir; ama devlet memuru daha statüsü verilmemiştir, sözleşmeli olarak çalıştırılmaktadır. Son derece olumsuz koşullar altında çalışmaktadırlar. Zaten pek çoğu terk etmektedir. Bu işi devam ettirmek için hiç bir sebep yoktur ortada, gerçekten. Ve hiç bir hakları yoktur devlet memuru olarak bunların. Yani burada bilimsel olarak yapılan bir tespit vardır, yılda bir hukukçunun verimli olarak bakabileceği dava sayısı 50dir. Bu 13 yiğit hukukçu yüzlerce davaya bakmaktadır bir yılda. Ondan sonra Türkiye iyi mi savunuluyor, sorusu anlamsız kalmaktadır.